-
Ali Ekber Ataş
Tarih: 11-05-2026 11:24:00
Güncelleme: 11-05-2026 13:48:00
Meltem Beyazgül’ün yazarlık yaşamının ikinci kitabı Dilimizde Kekremsi Tatlar’yla dünyanın tüm gürültüsü içinde, özgürlüğünü kendi sessizliğine saklamış bir yazarla karşılaşıyoruz. Sözcüklerle kurduğu o tekinsiz ama bizi hakikate taşıyan o barikata bakıyoruz. Bir kitap çağımızın gelişen ve tüketim çılgınlığına dönen bu çağda yalnızca kağıda dökülmüş mürekkep izleri değil. Kitap(lar) bizi, bugünden alıp yazının icadı kadim tarihin kil tabletlerine, taşlara işlenmiş yazlara, el yazmalarından kurşun harflerle dizilmiş matbaa baskısına ve günümüzün e kitap baskı zamanları arasında gezdiren en sadık dostumuzdur.
Beyazgül’ün Dilimizde kekremsi Tatlar’ı sanki Yunus’un hoşgörüsünde demlenmiş, Sabahattin Ali’nin o meşhur "sığmazlık" sancısıyla yoğrulmuş ve Can Yücel’in “pervasız dürüstlüğü”yle harmanlanmış bir "ara türün" bildirgesi. Deli ile akıllı arasında türeyen, ne bu dünyaya tam sığabilen ne de öteyi bütünüyle reddeden o "yarımcı" ruhların, o "hüzün yorgunu gençlerin” hikayesi bu. Dilimde kekremsi tatlar bıraktığı gibi dilime batan iğneleri de oldu.

Hangi gül dikensiz ki, Meltem’in Beyaz/Gül/ü de dikensiz olsun. Biz sevince dikeniyle beraber. Biri olmadan öteki, öteki olmadan berikinin anlamsızlığını değil…
- Yalnızlar Toplamı ve Normalin Hepimizdeki Prangası
Metnin omurgasını oluşturan "yalnızlar toplamı bir düzine kalabalığız" tespiti, aslında modern insanın içine düştüğü o büyük “varlıkbilimsel” eleştirinin ilk tuğlası. Herkesin bir delinin kuyuya taş atmasını beklediği, ama kimsenin ortaya çıkıp "yalınkat zarafetleri"ni bir kenara atıp adam gibi türküsünü söyleyemeye cesaret edemediği bir çağdayız. Ölçülere uymak ya da daha genelleyip dersem düzene uymak adına eşkâlimizi sildirdiğimiz, "normal-iz" diyerek kendimizi kandırdığımız bu sahnede, Meltem Beyazgül, bizi kendi gerçeğimizle yüzleştiriyor. Deli, hakkıyla delidir zaten; biz ise deliliği bile ölçülendirip kendimize uyduran yancılarız. Bu, bir yabancılaşma güzellemesi değil, bizzat yabancılığın içinde kendine yer bulamayanın buruk (kekremsi) isyanıdır.
- Vicdanın Terziliği ve Geçmişin Sökükleri
Bu dil tartışmasının gölgesinde "Endişe Yumağı" bölümü Beyazgül’ün, terzilik eğretilemesi (metaforu), metnin en vurucu damarlarından biri haline geliyor. Kaç kere ölüp dirildiğini unutan bir ruhun, geçmişin söküklerini dikme çabası... "Terzilik işi çıkmasaydı iyiydi" derken aslında yaşamın o bitmek bilmeyen onarma mecburiyetine, alaysamalı (ironik) bir selam gönderiyor. Vicdanın yargısında ise o acı kahve tadı var:
Başkasına gelince rendeleşen, kendine gelince keserleşip görmezden gelen ikiyüzlü insanlık hali. Dereye bakıp taşı yontmaktan vazgeçen yazar, doğanın bile insandan umudu kestiği o noktayı gösteriyor. Sayfanın boş yerine derkenar düştüğüm (ettiğim) "kurumlaşmış vicdan" notu, bireyin sistem içinde nasıl robotlaştığının en acı kanıtı.
- Renklerin İzdüşümü ve Yüzyılın Enkazı
"Beyaz renk midir?" sorusuyla başlayan bir arayış. Saflığın, temizliğin, duruluğun mümkün olup olmadığına dair bir sorgulaması bu. Meltem’in, ”Yurttaşlık hâlâ yeşil ama yılların gölgesiyle neftiye çalıyor gibi" tespiti, toplumsal bir erozyonun renkler kullanılarak çizilen manzarası adeta. Ve o kaçınılmaz soru:
"Böyle mi olacaktı bu yüzyıl?”
Bombanın pimine değmeden çekenlerin elindeki barut izi, enkazdan geriye ne kaldıysa toplamaya çalışan insanlığın o titrek sesi... "Asalaklar" vurgusu ise yazarın toplumsal çürümeye karşı aldığı o en keskin tavır. Başkasının hayatından beslenen bir kalabalığa karşı, “Eskimeyen Yüzler"e duyulan o derin özlem.
- Kaçan İlmekler, Geçmişe Özlem (Anımsama) ve Bulut Kapısı
Yazar, dikiş yerleri patlamış bir dünyada, "kaçan ilmeklerin" peşinde koşarken aslında eski zamanların toplumsalcı ve insancıllığın yitirilmiş o insanlık onurunu arıyor. "Çıt" sesiyle kırılan ince umutlar, "Bulut Kapısı"nda bir itirafa dönüşüyor:
"Sen sustun susalı soruyorum kendime: Ben hangi sesin özgün şiiriyim?"
Bu soru, Sabahattin Ali’nin "içimdeki sokaklara sığamadım" çığlığıyla birleşince, Türk edebiyatının o kadim sızısı tamamlanıyor. Sınırsız sevilmesi gerekenlerin sınırlarda geçitsiz bırakıldığı, iyilikten yoksun cümlelerin yalnızlıklardan dışlandığı bir yüzyılın "kekremsi" özeti bu.
- Mürekkebi Kurumamış Bir Hakikat
Hilmi Yavuz “Nâzım Hikmet” şiirini şu dizeleriyle başlatır:
“hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız”
Başlar başlamaz bu dizeleri alıp getirdi bana.
Hüzün, Beyazgül’ün kaleminin mürekkebi. Hangi sözcüğe dokunsa bize ya rengini yansıtıyor ya da bir benzerini karşısındakinde yaratıyor. Bir derin iç çekiş bu. İlenme, kargış, usanma, hele “umutsuzluk” hiç değil. O’nun kaleminden okuduklarım bana yazmanın kaçınılmaz bir tutku olduğunu duyumsatmakla kalmaz, kışkırtıcı bir eksiklik hissettirir bende. Ve hemen sarılırım kaleme kâğıda: “Derdim çoktur hangisine yanayım” türkü dizesinde bir küçük diliçi çeviri yaptırıp şöyle söyletir bana: “Derdim çoktur hangisini yazayım!”
”Hüzün yorgunu gençler" notu, kitabın kimin için yazıldığının da yanıtı. Meltem Beyazgül, asalakların gölgesinde büyüyen bu yeni dünyada, eskimemiş yüzler, kimliğini yitirmemiş sokaklar, yıkık dökük olsa da kendi tarihini bugüne taşıyan eski evler, sokak başı sohbetleri, mahalle arası çocukların çember çevirdiği anları, imece usulü kışlıkların hazırlığını, ocaklarda aş kaynatılan zamanları… ararken aslında bir direnişin estetiğini kuruyor. Dilimizde Kekremsi Tatlar, sadece bir denemeler bütünü değil; bir dünyanın, kelimelerin iğnesiyle yeniden dikilmeye çalışıldığı dürüst bir terzilik işidir. Hem de ustalık hırkasının aşamalarını; çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan bir ustalığa adımlarını attığı o “eşikte” onu bekleyenden “el almış” bir kalem.

Yazarın finalde dediği gibi: "Gel susalım beraberce, böyleymiş kara yazımız" bir ilenmenin sesi olarak dolaşmaz zihinlerimizde. Aslında o; sessizliğinde derinleşen, susmalarında anan, anlarında yaşayan dünyanın en gürültülü çığlığıdır. Bu kalem, bize "insancık" kalmamanın, “insancı” olabilmenin yollarını, dilin o öz ve yıkılmaz kalesine sığınarak, kekremsi bir tatlarla fısıldarken, arada bir de gözden kaçmış “cızırtılı”, yabansı sesleri de duymuyor değiliz hani…
- Yazımın yüklemi de yazarını arayan soru olsun
Tam da bu noktada durup sormak gerekiyor:
Bir metin, yalnızca anlattığıyla mı; anlatırken hangi dil iklimini, nasıl kurduğuyla mı var olur yoksa?
Ama bu soru yalnızca içerik meselesi değil; aynı zamanda metnin kendi içindeki dil dokusuna, sözcük seçiminin ritmine, hatta suskunluklarına dair bir sorudur. Çünkü bir metnin düşünsel derinliği, çoğu zaman ne söylediğinden çok, bunu hangi dil zemini üzerinde kurduğuyla belirlenir. Bu yüzden burada artık yalnızca bir okuma değil, dilin kendisine dönük bir dikkat başlar.

Dilimizde Kekremsi Tatlar’ın Paradoks adlı denemesi beni yalnızca metinden koparmadı; kitabın tamamında kafamın içinde dönüp durdu. Türkçe ve yabancı kökenli aynı anlama gelen sözcüklerin, gerekçesi yeterince kurulmadan aynı metin içinde yan yana kullanılması, okuman sürecimde bir kırılma yarattı. Bu kırılma, metnin akışını sürdürmek yerine beni metnin dışına itti. Türkçe ve yabancı kökenli aynı anlama gelen sözcüklerin, gerekçesi yeterince kurulmadan aynı metin içinde yan yana kullanılması, okurken bende bir kırılma yarattı. Akışı engelledi, dil bütünlüğünü bozdu, lirikliği durdurdu; zihnim bu kelimeler arasında çalışırken beni metnin bütününden kopardı. Bir metnin bütünlüğü, yazıldığı dil içinde kurulur çünkü. Eğer yazar bir dil evreni kuruyorsa, sözcüklerin de o evrene bağlılığı, yazıldığı dilin bir zorunluluğudur. Aksi durumda metin, iç sesini yer yer kaybeder ve okur, metnin bütünlüğünden kopmaya başlar.
Örneğin “mental” sözcüğü… Metnin başka yerlerinde “zihnim”, “zihnimdeki kurmacalar”, “benliğim”, “gerçekliğim” gibi doğal bir Türkçe akışı varken, birden “mental”e yönelinmesi; düşünsel bir derinlikten çok, dili ustaca, kurallarına uygun, etkili ve yerinde kullanmak yerine (dilin ehilliği yerine) günün modasına uygun dışarıdan eklenmiş, bir yabansılık hissi yaratıyor. Bu da Türkçenin yapısına, ses düzenine, ritmine, akışına, nefes aralığına, yoluna yordamına uymuyor.
Neden “mental?”
Aynı anlam alanı içinde Türkçede kurulmuşken bu sözcük neyi derinleştiriyor? Veyahut “zihinsel” ya da “düşünsel” değil de yabancı sözcükte bu ısrar niye?
Yoksa günün modasına uyup gençliğine bu hitap biçimi olarak yalnızca dile yabancı bir parlaklık mı ekliyor?
Benzer bir durum “illüzyon” için de geçerli. Eğer anlatılmak istenen zihinsel bir aldanışsa, “yanılsama” sözcüğü metnin dokusuyla daha uyumlu bir iç ritim kuruyor. Çünkü bir metin yalnızca anlam benzerliğiyle değil, ses kardeşliğiyle de ilerler. “Kozmik” sözcüğü ise devam eden sorunsuz okumayı kıran bir başka ince eşik yaratıyor. Burada mesele yalnızca Türkçecilik değil; metnin kendi içinde kurduğu evren diliyle tutarlılık meselesi. Aynı metinde sürekli “evren”, “evrenim” gibi bir kullanım varken, bir noktada “kozmik”e geçilmesi, bu dil evreninde küçük bir yön değişimi yaratıyor.
“Kaotik” ise daha belirgin bir kırılma. Çünkü metnin genel ritmi lirik ve içe dönükken, bu sözcük bir anda kuramsal bir sertlik taşıyor. Oysa “karmaşa”, “altüst oluş” gibi Türkçenin kendi içinde zaten güçlü karşılıkları var.
“Paradoks” ise burada ayrı bir yerde duruyor. Çünkü her paradoks yalnızca bir çelişki değil, düşüncenin kendi içinde kurduğu gerilimdir. Ama yine de soru değişmiyor: Bu sözcük, metnin iç ritminden mi doğuyor, yoksa sonradan eklenen düşünsel bir işaret mi?
Bir yayımcı okumasında asıl mesele yabancı sözcükler değildir; sözcüğün metin içindeki aidiyetidir. Çünkü iyi bir metin kendi sözlüğünü kurar. O sözlüğün dışına gerekçesiz çıkan her kelime, okurun zihninde küçük bir duraksama yaratır. Dil kırılır, ritim değişir, düşünce kendi akışını kaybeder.
Buradan yeniden başa dönersek:
Dikensiz de değil “beyazgül”.
Bir metin, yalnızca anlattığıyla değil, kurduğu dil düzeniyle var olur.
Peki, dil kırıldığında okur ne zaman geri çekilir?-
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- Ali Ekber Ataş Şiirinin Edebi ve Felsefi Yorumu: İnsani Yol Ayrımı ve Değerlerin Çatışması
- Ebru Asya’nın İlk Son Bahar Şiiri Üzerine Bir İç Dünya Çözümlemesi
- ŞU BOZKIRIN DÜZÜNDE BİR TARİH ABİDESİ
- Yunus’tan Nâzım’a Uzun ince bir yolda Meltem Beyazgül’ün, şiirdeki arayışı
- Söyleşi: Bozkırda Yanan Işık: Suskunluğun Ardındaki Cumhuriyet Vicdanı
- Meltem Beyazgül'ün Buluttan Düşler Koleksiyonu: Eleştirel Bir Okuma
- ERZİNCAN ABDALI: ALİ EKBER ATAŞ
- SOLON, PLATON, MUSTAFA KEMAL
- Bir katliamın fotoğraflar üzerinden çözümlemesi
- Filiz Yavuz’dan gerçeği aramanın NAR DÜŞLERİ
- BABEK'İN TÜRKÜSÜ
- RAKI SOFRASININ DA BİR ADABI MUAŞERETİ VARDIR