beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

YAŞAM BULAŞICI BİR HASTALIKTIR

Yaralı bir hayvan, yaralı bir insan, yaralı bir ruh; kısacası yaralı bir canlı, yaralı bir dünya demektir. Bu düşünceyi insan zemininde ele alacak olursak; yaralı bir birey, her şeye yaralı bir ruhun ölçüsüyle bakar. İnsandaki bu yaralı olma durumunun kanıksanması, giderek her türlü olumsuzluğa "komşunun tavuğunun başına gelenler" anlamsızlığıyla yaklaşmasına neden olur. İnsandaki söz konusu yaralı olma hâli, aslında onun en derin lekesidir. Bir an önce kurtulması gereken bir leke…

 

Kuşku duyulmamalı ki "leke" olarak kodladığım bu durumun adı, sevgi üretememe halinden başka bir şey değildir. Belki pek çok kişiye biraz abartılı gelebilir ama tam da sorunumuz bu: Toplum olarak çürüyoruz. Keza çürüyen bir toplumun bireyleri olarak; yapıp ettiğimiz, hatta ürettiğimiz maddi manevi her şeyle bu çürümeyi daha da hızlandırıyoruz. Çürümenin en önemli belirtisi olarak isterseniz size politikacıları işaret edebilirim; bir ideal için yola çıktıklarını söyleyen "dava" adamlarını göstermek isterim. Zira ideal uğruna yalan söylemek onlar için "meşrudur". Bir ideal için yalan mazur görüldüğünde ise giderek sıradanlaşır. Bu anlamda yalan sıradanlaştığında, "en büyük" yalanı söyleyen, en kahraman ve "en önemli" insan hâline gelir.

 

Toplum olarak ölçme ve değerlendirme sistemimiz sorunlu; dolayısıyla toplumsal yapımız depreme dayanıksız bir binadan farksız, "mühendislik" ve "mimari" açıdan tam bir facia… Bu durum, yaşamın ihtiyaç duyduğu tutum ve davranışlarla uyumlu değil. Yaşamın ne olduğu konusundaki bilgisizliğimizden hiç bahsetmiyorum bile. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Yaşam bulaşıcıdır; hatta yaşam, bulaşıcı bir hastalıktır. Yaşam, kendi içinden yeni yaşamlar çıkarır. Ama yaşam ölüme yazgılıdır; o hastalığa yakalanan mutlaka ölür! İnsan yaşamda her aradığını bulabilir; bazen aramadığını da… Ne aradığını bilmeyenlerin bile olumlu ya da olumsuz bir şeyler bulması kaçınılmazdır. Bazıları gelip hepsini almak ister, bazıları ucundan biraz; çocuklar neresine saldıracağını bilemez; kimisi azar azar, gram gram alır... Tıpkı yoksulun mahalle bakkalından helva alması gibi, ama mutlaka herkes yaşamdan alabildiği kadarını alır ve gider.

 

Ama yaşamın en enteresan yanı; kimine göre güzelliği ve eşsiz büyüklüğü, kimine göre ise çenesindeki güç ve midesinin genişliğiydi. Her halükârda yaşamın hayal gücü; bir delininki kadar geniş ve bir akıllının anlayamayacağı kadar güzeldir, her şeye rağmen. Yeter ki onun "lisanı"nı konuşabilsin insan.

 

Sadede gelecek olursam; yaşamın lisanı hiç kuşkusuz sevgidir. Sorun, o lisanı en iyi konuşabilir hâle gelmemizdir. Elbette toplumun tek sorunu bu değildir; ama en büyüğü, belki de bütün sorunların anasıdır.

 

Yaşamı sevmek de elimizde, onu elimizin tersiyle itmek de… "Sevmek emek ister" diye bir söz vardır; bu doğrudur. Biz bu sözü biraz daha geliştirelim: Sevmek, belli düzeyde bir olgunluk ister. Yeterli düzeyde olgunlaşmamış olanların sevgisi; onu telaffuz eden dudaklarda, gözlerde ve yüzlerde iğreti durur, sırıtır; yapaydır. Belli bir olgunluğa erişmiş insanın sevgisi ise dudaklarda, gözlerde, yüzlerde ve dahi davranışlarda mis kokulu bir çiçek gibi açar. Ama mutlaka her çiçeğin olgunlaşma zamanını bilmek lazımdır; yoksa hayal kırıklığına uğramak kaçınılmaz olur.

 

Bu anlamda sevgi, asla sadece şanslı olanların kapıldığı bir duygu durumu değildir. Günümüzde erkekler açısından sevilir biri olmak için "güçlü" olmak; kadınlar açısından ise güzel ve cinsel cazibeye sahip olmak yeterli nitelik olarak kabul görmektedir. Ancak güçlü bir sevginin bu vasatta zemin bulmasını beklemek gülünçtür.

 

Peki; kibar olmak, alçak gönüllü olmak, ilgili olmak, yardımsever olmak, doğadan yana olmak, güzel konuşmak, hayata dair bilgi sahibi olmak nerede…

 

İnsanların aralarındaki görünmez duvarları yıktıkları ve neredeyse tekleştikleri an, sevginin en güçlü biçimde hissedildiği andır. Bu tekleşme durumunun kadın ve erkek arasında gerçekleşmesi ise adına "aşk" dediğimiz şey olsa gerek… Kuşkusuz sevme yeteneği Tanrı'nın bir lütfu değil; tıpkı herhangi bir mesleği öğrenmek, onu en ince ayrıntısına kadar bilmek gibi bir edimdir. Önemli olan, sevginin öğrenilebilen bir şey olduğunu anlamaktır. Sevmeyi öğrenmenin, herhangi bir sanatı öğrenmekten farkı yoktur; onun kadar zaman, emek ve donanım ister. Aksi takdirde sevgi gösterisi, insanın yüzünde bir "leke" gibi kalır. Sevginin; eşitlik ve özgürlük temelinde, hayatın özgün öznelerinin iş birliğiyle gerçekleşen bir eylem olduğu açıktır ve anlamlı olan da budur. Kant'ın net bir biçimde belirttiği gibi eşitlik; hiç kimsenin bir başkasının amacının aracı olmaması anlamını taşır.

 

İşte insanın yaralı hâli, bu sevgi üretememe halidir. Siyaseti ve toplumsal yaşamı oluşturmadaki tutumunu belirleyen, insanın "öteki"ne karşı yaklaşımıdır; sevgisi ya da sevgisizliğidir. Yaralı insanın siyaseti de yaralıdır; sanatı da kültürü de… Sevginin ya da sevgisizliğin pek çok sosyolojik, psikolojik ve kültürel nedeni vardır kuşkusuz. Ama içinde sevgi barındıran bir ilgi, bütün olumsuzlukların aşılmasında ilk adım olacaktır diye düşünürüm.

 

İnsan yarasını başka nasıl iyileştirebilir ki… Aksi takdirde yaşama karşı bir hükmümüz olmayacak; bir fazlalık, hatta ağır bir "yük" olmaktan öteye gidemeyeceğiz. Belki de sadece zamanın küçük bir ayrıntısı olarak kalacağız. Oysa insanın bundan daha fazlası olması pekâlâ mümkündür.

 

Ne var ki tüm bu sayıp döktüğüm fikirler, yaşamı bulaşıcı bir hastalık olmaktan kurtarmaya yetmiyor. Yetmeyecek de!

 

Ezcümle; yaşam, canlıdan canlıya bulaşarak kendi hakikatini sürdürmeye yazgılı. Emin olduğum tek gerçek bu.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Bu yazı 167 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum