beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Yol ve Yolcu Üzerine Notlar

Bir araba tüm parçalarının toplamıdır belki; ama bir insan, parçalarından fazlasıdır. Kimi kişilerde ise tüm parçalarının çeyreği bile etmez. İnsanlık işte!

 

Bunları düşünürken güneşin son derece diplomatik davrandığı bir sonbahar sabahında buldum kendimi. Duygularım durur mu, onlar da aklıma karşı babalık vardiyasını devraldı hemen. İçinde bulunduğum halden –hiç olmadığı kadar- öylesine hoşnuttum ki, vampirlerin bile beni tavlamasına izin verebilirdim. Ne var ki onlar her fırsatta beni avlama peşindeydi. Bunun ayırdına vardığımda iç odalarımdan telaşlı sesler yükseldi. Seslerin insanlığa hizmeti dileğiyle sol göğsümü yokladım. O an sanki varlığım farklı bir anlama kavuştu. Derhal altı imzasız kaderimin altını imzalamalıydım. Biraz gecikirsem kaderimin altına ilgisiz, sorumsuz biri, aile, devlet, vatan, millet adında imzasını atabilirdi.

 

Artık insanlar konusunda çok seçici davranıyorum. Onları kavramlarıyla kavrıyorum. “Kavrıyorum” fikri belki yanlış oldu. Yoksa avlıyorum mu demeliydim? Konuşurken ağırlıklı olarak hangi kavramları kullanıyorlar, bunu önemsiyorum. Beklenmedik işler tarafından tavlanmamak için bunu yapmalıyım. Kullandıkları kavramların içini ne kadar doğru doldurabiliyorlar; söz konusu kavramlara uygun pratik oluşturabilmişler mi, buna bakarım. Bazılarıyla muhabbetimin sona erdiğinde (aslında bu muhabbet değil, konuşma daha çok) aklımda sanki sadece boş bir çerçeve kalıyor, bazılarından ayrıldığımda ise nefis manzaralı bir resim ve çerçevesi... Şimdi “geç bunları anam babam geç bunları” diyenleri duyar gibiyim. Peki, o halde geçelim.

 

Gerçi ben de matah biri değildim, hâlâ da öyleyim esasında. Adeta, limansız denizlerde kırık dökük tekne olarak olmadık kasırgaları aşmaya çalışıyorum desem yeridir. İsterseniz şeffaflığın bir gereği olarak kendimi biraz daha açayım: Topraktan akıl almışım, bir kadını baştan sona sevememiş, geri dönüşüme inanmış, içindeki kavga büyüsün derken sesi kısılmış – ki bu benim en popüler halim - kalıcı bir hayata geçici parçalar biçmiş, mutsuzluğu bozulmasın diye kitaplar okumuş, devletin önem verdiği şeyleri önemsiz kılmış, hürriyet nedir diye kendinden öğrenmiş, kutsal ahları olmamış, kutsal ohları olmuş biriyim. Sizin sözleriniz namlu; gözleriniz gez, göz, arpacık olacakmış, bundan size ne. Ne olursa bana olacakmış. Kürtlere eyalet, bana adalet gerekmiş; yerli, milli, aile ve susmam gereken yer tarih olurmuş, olsun. Polis olay yerine geldiğinde içimde pek çok kimlik öldürülmüş… hevesle kursağı aynı cümle içinde kullanmamışım: Heves hevesliğini, kursak görevini yapmış. Devlet de buna bakıp görevini yapacakmış. Yapsın. Hevesim soğumadan kar yağacakmış. Ne güzel! Dünyanın arkadaşıyım, daha ne diyeyim.

 

Ama durun, sevinmeyin hemen. Sizi düşününce yeni anlatılar boğazımı tırmalıyor. Manevi terazisini güçlendirmemiş, hiçbir ayrım ve değerlendirme süzgecini çalıştırmayı pek de bilmeyen bir toplumun ürünüyüm, bu coğrafyanın her ferdi gibi. Bu toplumun her ferdi gibi arka fon ya da dekor olmam istendi. Bunun farkına vardığımda sanki başıma balyoz indi. Ölçme ve değerlendirme sistemimi yağladım, vicdan süzgecimi faaliyete geçirdim derhal.

 

Daha gençlik yıllarında, ruhumun bulmaya çalıştığı hava delikleri, önce aile, eğitim sistemi, toplum ve en nihayetinde devlet tarafından görüldüğü, sezildiği yerde tıkaçlandı. Söz konusu bensem bir kolum bir bacağı daha başından aile tarafından koparıldı adeta. Toplumda her birey bu tezgâhta geçti. Böylece toplum gizli sakatlar toplamına dönüştü. Çok “zengin” olsalar bile köy kökenli, kadınsız muhafazakâr-Müslüman toplumların, yaşamın amacı saptanmamış oldu. "Kadınsız" dedim çünkü, erkekler kadınla arkadaş, dost olamadan –ki böylesi toplumlar gizli sakattırlar- toplumun içine salıveriliyor. Böylece problem üreten bir kültür ve toplumla karşı karşıya kalıyoruz. Ünlü akademisyen ve düşünür Albert Einstein’ın dediği gibi, “Problemleri, onları yaratırken sahip olduğumuz düşünce sistemi ile çözemeyiz”. İşte bu nedenle ben başka başka sistemlere yöneliyorum. Bunu yapmakla sanki onlardan intikam alıyorum. Onlar diye genellediğim aileye, devlete, hâkim vasat kültüre arka fon ya da dekor olmak istemiyorum.

 

Çünkü onlara ayak uydurursam çözünürlüğü artmıyor, azalıyor dünyanın. Onlar akla inanıyor. Yani aklı mutlak iyi bir şey olarak düşünüyor. Ben bu anlamda akla inanmıyorum. Akıl zamanla yarışıyor. Bense zamanı, akışına uyduğum bir nehir olarak düşünüyorum. Bir hayvanı öldürerek kendimi ödüllendiremem. Akıl, hayvanı öldüren insanı ödüllendiriyor. Düşlerimin arasında bir başka canlıyı öldürerek ödüllendirilmek yok.

 

Ama ben düşlerimin bana düşen kısmını gerçekleştirmeliyim. “Bana düşen” diyorum, çünkü düşlerimin gerçekleşmesinin tek belirleyeni ben değilim. Pek çok faktör var. Ama henüz o gün gelmedi. O sebepten düşlerinin bana düşen kısmından sorumluyum ve bunun için şartların elverdiği oranda çalışmalıyım.

 

Diğer yandan toplumda bir selfi modası var. Yoksa salgını mı var demeliydim. İsterseniz salgını diyelim, zira gelecekte öldürücü olacak denli görüntüye indirgenecek her şey. Kişiler en fazla bir selfi karesine sığacak kadar bir araya gelebiliyorlar. Tüm örgütlülükleri bu… Gerçi ben de önceleri, yani gençken örgüt fikrine inanıyordum. Sonra, yani orta yaşlarda bundan vazgeçtim, örgütlerin mahsurlarını sıralayıp onları eleştirdim. Şimdi ihtiyarlık halimde (sahi şimdi benim yaşımdakilere ihtiyar mı diyorlar. Buna inanamıyorum! Bu bir şaka mı?) ise bundan da vazgeçtim; bireyi içinde eritmeyen örgütlülüğe meyletmekteyim. Zira insan selfiden yansıyan küçük bir “manzara” parçasından fazla bir şey olmalı.

 

Birbiriyle savaşmamalı, birbirini, gözkapağının gözü koruduğu gibi korumalı insanlar. Gözkapağının gözü korumakta hiçbir çıkarı yoktur. Hiç çıkarsız korur gözü göz kapağı. Hiç çıkarsız olarak, ne vakit birbirimizi koruyacağız biz insanlar. İşte biz bireyler, birbirimizi hiç çıkarsız koruyamadığımız için aile var, devlet var, ideolojiler var. Gerçi onların ne kadar koruduğu da çok tartışmalı. Nasıl ki tohum, bir çiçeğin hem nedeni hem sonucudur; birbirinin hem yolu hem yolcusudur… İnsan bireyler, birbirinin hem nedeni hem sonucu olduğu halde, neden birbirinin hem yolu hem yolcusu olamıyor. Düşündükçe yazıyor, yazdıkça düşünüyorum ki doğadan öğrenecek ne çok şeyimiz var.

 

Ailemiz, devletimiz, ideolojimiz ruhunuzu savaş alanına çevirdi. Bunun için aklın vicdanda huzur bulmasını sağlamalıyız. Bu mümkün mü? Bilmiyorum. Ne hikmetse –aslında hikmeti belli- akıl parada ve mülkiyette huzur buluyor. Vicdan yumuşak huylu, kırklı yaşlarda anne gibidir. Bendeki imaj yaklaşık böyle bir şey. Ne var ki onun anneden farkı, kendi gibi yumuşak huylu ve naif olanları kabul etmesi içine. Akıl ve ürünleri yumuşak huylu değildir, anne gibi hiç değildir. Kaldı ki akıl, ne pahasına olursa olsun karşılanamamış gereksinimlerin peşinde koşar. Bana kalırsa, gerek akıl gerek devlet gerek ideolojiler, bunların tümü kurgudur. Ve daha fazlası, her biri, insana karşı ilkel-feodal bir teşebbüstür.

 

Durun durun, hemen gitmeyin, bunlar daha fragman. Çünkü “insan devasa ve minnacık bir şey; korkunç ve hayranlık verici…” Ne salt iyi ne salt kötü. Ucu açık bir yol o… Nedendir bilmem, şimdi iç odalardan gelen sesler daha mutedil. Ama güneş hâlâ diplomatik! Şu sonbahar gününde bunu iyiye mi yormalı kötüye mi? İşte ucu açık bir soru daha...

 

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

Bu yazı 52 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum