-
Göksal Caner Malatya
Tarih: 25-06-2026 11:30:00
Güncelleme: 25-06-2026 11:30:00
Çevirmenin Notu: Kazimierz Radosław Elehard baron Kelles-Krauz (22 Mart 1872 – 24 Haziran 1905), Polonya Sosyalist Partisi ile ilişkili Polonyalı bir filozof, sosyolog ve sosyalistti. 19. yüzyılın sonlarındaki önde gelen Marksist aydınlardan biri olarak kabul edilir. Yazının sahibi Wiktor Marzec ise Varşova Üniversitesi Robert Zajonc Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde akademisyendir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://jacobin.com/2025/03/kazimierz-kelles-krauz-marxism-nationalism
Kazimierz Kelles-Krauz, faaliyet gösterdiği çok etnikli emperyal bağlamda alışılmadık derecede yaratıcı bir Marksist teorisyeniydi. Polonya ulusal davasına hizmet ederken, sosyalizmi sosyolojiyle, Marksizm’i ise demokratik milliyetçilikle harmanladı. Bu unsurları basitçe bir araya getirmek yerine, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl besleyebileceklerinin yollar aradı.
Bu yaklaşım, gerçek anlamda yeniliklere yol açtı; zira Kelles-Krauz, Marksizm’in kendisine uygulanabilecek özeleştirel bir Marksist bilgi sosyolojisi ve kapitalizmin yol açtığı toplumsal dönüşümün bir sonucu olarak gördüğü uluslar ve milliyetçilik üzerine teorik olarak temellendirilmiş bir Marksist analiz ortaya koydu.
Kelles-Krauz, bunu özgür ruhlu, gizli bir aktivist ve yazar olarak yaşadığı bir hayatı sürdürürken başardı — bu hayat, 1905 yılında, henüz otuz üç yaşındayken hastalığa yenik düşmesiyle sona erdi. Polonya’daki tartışmalara, ne yazık ki ülke dışında neredeyse hiç bilinmeyen, bir iz bıraktı ve sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı Marksizmin gelişiminde öncü bir rol oynadı.
İmparatorluğun Çıkmazı
Rus imparatorluğunun sınır bölgelerindeki pek çok sosyalist gibi, Kelles-Krauz da soylu ve toprak sahibi bir aileden geliyordu. 1872 yılında, günümüzde Polonya’nın orta kesiminde yer alan bölgelerden birinde (Szczebrzeszyn-ç.n.) doğan Kelles-Krauz, kendi kuşağının Polonyalı aydınları için tipik olan bir yolu izledi. Okul yıllarında radikalleşen Kelles-Krauz, Rus devletinin baskısıyla karşı karşıya kaldı ve zamanını siyasi örgütlenme faaliyetleri ve sosyalist olmayan dergilerde para karşılığı yazılar yazmakla geçirdi.
Çarlık siyasi polisinin hedefi haline gelince, Rusya kontrolündeki Polonya’dan ayrılıp Paris’teki ve daha sonra Viyana’daki göçmen çevrelerine katıldı. Akademik işler ararken siyasi militanlığından vazgeçmedi. Teorik düşünceleri, 1892 Lodz Ayaklanması ile 1905 Devrimi arasındaki dönemde, Rus imparatorluğu bağlamındaki sosyalist siyaset için ortaya çıkan belirli çıkmazlardan kaynaklanıyordu.
Polonya işçi hareketi, eski Lehistan-Litvanya Birliği’nin 18. yüzyılın sonlarında üç hırslı kıta imparatorluğu olan Prusya, Avusturya ve Rusya arasında paylaştırılmasından bu yana Polonya devletinin bulunmadığı bir ortamda ortaya çıktı. 1892 yılında, ülkenin ikinci büyük şehri ve bütün Rus İmparatorluğu’nun en önemli tekstil üretim merkezi olan sanayi kenti Lodz, neredeyse hiç örgütlü olmayan işçi protestolarının patlak vermesine ve daha sonra da Yahudilere yönelik bir şiddet dalgasına tanık oldu.
Bu deneyim, sosyalist örgütlenmenin yeni dalgasının temel taşlarından biri oldu. 1892 grevcileri, işyerlerinde ağırlıklı olarak Alman sanayicilerle, fabrika kapılarının dışında ise çarlık rejiminin ulusalcı baskısıyla karşı karşıya kaldılar; etnik gruplar arası şiddet tehdidinden bahsetmeye bile gerek yok. Bu koşullar altında sosyalistler, ulusal sorunları görmezden gelemezlerdi. Bu zorluğa verilebilecek birkaç olası cevap vardı.
Polonya Sosyalist Partisi (Polska Partia Socjalistyczna, PPS), ulusal kurtuluş hedefini siyasi projesinin merkezinde görüyordu. 1892’deki kuruluşundan itibaren, Polonya sosyalizminin bu akımı, sınıf mücadelesini ulusal bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye çalıştı ve egemen bir Polonya devleti hedefini sosyalizmle uyumlu olarak gördü. Bu bakış açısına göre, işçi mücadelesi bağımsızlığı yeniden kazanmanın bir yolu iken bağımsızlık ise sosyalizme giden bir yol sunuyordu.
Ancak bazı yazarlar ulusal ve toplumsal kurtuluş arasındaki ilişkinin kesin şartları konusunda farklı görüşlere sahipti. Bu gerilimler sonunda 1906’da bir bölünmeye yol açtı. Bu arada, 1893’ten beri var olan ayrılıkçı bir grup, PPS’nin “milliyetçi” bir nitelik kazandığını düşündüğü duruma tamamen karşı çıktı; bu da başka bir sosyalist rakibin ortaya çıkmasına neden oldu.
Bu örgüt kendisine “Polonya Krallığı Sosyal Demokrasisi” adını verdi. Daha sonra adının başına Litvanya’yı da ekledi — Lehçe’de Socjaldemokracja Królestwa Polskiego i Litwy ve kısaltması SDKPiL’di. Rosa Luxemburg, SDKPiL’in en tanınmış lideri ve teorisyeni idi. Örgüt ulusal çerçeveyi aşan, hatta ortadan kaldıran bir yaklaşımla sınıf birliğini temel referans çerçevesi olarak öne sürdü ve uluslararası sosyalizmi hedefleyerek Rus proletaryasıyla birlikte ortak bir mücadele çağrısında bulundu.
Yahudi siyaseti konusunda da kendine özgü bir hikâye vardı. Büyük sanayi merkezlerinde işçilerin üçte biri kadarı Yahudi’ydi. Bu işçilerin örgütlenmesini savunan başlıca grup, 1905 öncesinde muhtemelen en iyi örgütlenmiş sosyalist parti olan Bund’du. Bund, sınıf siyasetini savunurken aynı zamanda Yahudi kimliğini de vurguluyordu ve destekçileriyle gündelik hayattaki dilleri olan Yidiş aracılığıyla iletişim kuruyordu.
Bund, demokratikleşmiş bir Rus devleti bünyesinde, toprakla sınırlı olmayan bir Yahudi kültürel özerkliği talep etti. Siyonizm rakip bir akım olarak zaten mevcut olsa da, Rus yönetimi altındaki Polonya’daki işçiler arasında pek etkili değildi. Aynı zamanda, PPS de Lehçe konuşan Yahudileri harekete geçirdi ve SDKPiL, herkes için milliyet kavramının kaldırılacağını vaat etti.
Anti-Emperyalist Marksizm
Kelles-Krauz ve PPS, ulusun ortadan kalkacağı fikrine şiddetle karşı çıktılar. PPS, sosyalist bir geleceğin ancak demokratik bir Polonya devletinde mümkün olabileceğini, Rus egemenliğindeki baskıcı bir imparatorlukta ise mümkün olmayacağını savunarak anti-emperyalist bir sosyalist program ortaya koydu. Aynı zamanda parti, sınıf çatışmasının gerçeklerini gizleyecek bir sis perdesi olarak (Polonya) “ulusal birlik” fikrini açıkça reddetti.
PPS için, 1892 tarihli program taslağında da belirtildiği üzere, yalnızca işçi sınıfı ulusu savunabilir ve bağımsızlığı kazanabilirdi:
“Sadece Sosyalist Parti, tam olarak sınıf ayrıcalıklarını değil ulusal çıkarları temsil ettiği için, evrensel kurtuluşu hedefleyen uluslararası devrimci düşüncenin bayrağına sadık kalmaktadır. Ülkemizi, üst sınıfımızın ve küçük burjuvazimizin bize dayattığı intihar niteliğindeki politikadan kurtarabilecek olan da yalnızca o’dur. Bu nedenle Polonya Sosyalist Partisi’nin işçi kitlelerinin doğru siyasi bilince ulaşmasını sağlaması ve böylece bağımsız siyasi örgütlenmelerini sürdürmeleri gerektiği açıktır.”
Kelles-Krauz, bu görüşü destekleyen teorik argümanları geliştiren başlıca isimlerden biriydi. Sayısız makale ve broşürde, ulusal bağımsızlık lehine “ortodoks” bir Marksist argüman ortaya koymaya çalıştı. “Proletarya uğruna bağımsız bir Polonya, Polonya’nın bağımsızlığı uğruna proletarya değil” ifadesi, bu görüşü dile getirmek için geliştirdiği formüldü.
Kelles-Krauz’a göre, yerel burjuvazi pek güçlü olmadığından, bağımsızlık ancak işçilerin kendi kendilerini örgütlemesi ve harekete geçmesi yoluyla kazanılabilirdi. Üstelik Polonya’daki kapitalistler genellikle Yahudi ya da Alman kökenliydi ve Polonya’nın ulusal özlemleriyle ilgilenmiyorlardı. Yeni ortaya çıkan Polonyalı fabrika patronları ve kentli seçkinleri bile halk ayaklanması fikrinden korkuyorlardı ve siyasi demokrasi için mücadeleye girmeye isteksizdiler.
Buna karşılık proletaryanın her zaman belirli bir milliyete sahip olduğunu ve üyelerinin ancak sınıf ve ulusal hedeflerini birleştirerek mücadele için harekete geçirilebileceğini savundu. Kelles-Krauz, çarlık yönetimi altında yürütülen ekonomik mücadelenin başarısızlığa mahkûm olduğuna inanıyordu; işçilerin kurtuluşu yolunda herhangi bir ilerleme kaydedilebilmesi için, başarılı pazarlıkların yapılabileceği bir arena olarak bir ulus-devletin gerekli olduğunu düşünüyordu. Ulusal bağımsızlığı, “demokrasi kavramının vazgeçilmez bir parçası” olarak nitelendirdi.
Ona göre ulusal topluluk, dil aracılığıyla gerçekleşen etkili iletişimin hüküm sürdüğü bir alandı ve sosyalizme giden demokratik süreci kolaylaştıracaktı. Diğer ayrım çizgilerinin işçileri yanlış yola saptıracağı, daha parçalanmış bir toplulukta bunun gerçekleşmesi pek olası değildi.
Sonuç olarak, Çarlık imparatorluğunun çok uluslu yapısını reddetti: Kelles-Krauz’a göre, bir imparatorluk gerçekten demokratik olursa ayakta kalamaz, bütünlüğünü zorla korumak zorunda kalırsa da istenmeyen bir durum olurdu. Öte yandan ulus devlet, demokratik meşruiyetle desteklenen bir sosyalist dönüşümü başlatmak için yeterince güvenli bir ortak zemin sunacaktı. Bunun ancak “tek bir ulusta, üyelerinin anlayabileceği tek bir dilde” mümkün olabileceğini savunuyordu.
Kelles-Krauz ve PPS’li yoldaşları, bu nedenle Polonya’nın bağımsızlığı için diğer Avrupalı sosyalistlerin desteğini kazanmak için yoğun çaba sarf ettiler. Bu tutum, Karl Marx ve Friedrich Engels’in geleneksel görüşleriyle tutarlıydı; ancak Kelles-Krauz ve yoldaşları, tutumlarını ayrıntılı bir tarihsel materyalist analizden ziyade tarihsel adaletsizlik duygusuna ve Polonya’nın demokratik hareketinin otoriterlik karşıtı potansiyeline dayandırmışlardı.
SDKPiL’den Luxemburg, imparatorluklar içindeki ekonomik entegrasyon koşulları altında bu tür ulusal bağımsızlık çağrılarının tehlikeli bir hayal olduğunu savundu. 1896’da Karl Kautsky’nin Die Neue Zeit’ta yayımlanan bir dizi makalesinde, işçi hareketinin artık imparatorluğun tamamında siyasi özgürlük mücadelesini mümkün kıldığı gerekçesiyle, Marx’ın Polonya’ya ilişkin eski bakış açısını reddetti. Luxemburg’a göre, bağımsızlık talebi imparatorluk ölçeğindeki sosyoekonomik kalkınmanın gereklilikleriyle çelişiyordu ve işçi hareketini ulusal gruplara bölebilirdi.
Bu tartışmanın iki tarafı da şiddetli çatışmalara girdi ve Sosyalist Enternasyonal kongrelerinde rakiplerinin sunduğu yetki belgelerinin geçerliliğini sorgulamaktan çekinmediler. Kelles-Krauz, PPS’deki bazı yoldaşlarının aksine, Rus devrimcileriyle işbirliği yapma ihtiyacını sorgulamadı. Faaliyetleri 1905 devrimi sırasında doruk noktasına ulaştı.
Bu on yılın ortasında yaşanan olaylara geleneksel olarak 1905 (Birinci) Rus Devrimi denmekle birlikte, grevlerin, sokak gösterilerinin ve diğer toplumsal isyan biçimlerinin büyük bir kısmı aslında Finlandiya Büyük Dükalığı, Güney Kafkasya veya Baltık kıyıları gibi imparatorluğun etnik açıdan çeşitlilik gösteren sınır bölgelerinde gerçekleşti. İsyanın en yoğun olduğu yerler, güçlü ancak krizlerle boğuşan sanayi ekonomisi, hızla tırmanan sınıf çatışmaları ve çözülmemiş etnik-kültürel gerilimlerin yaşandığı Rus Polonyası’nın şehir merkezleriydi.
İmparatorluğun tamamındaki grevlerin üçte birinden fazlası bu bölgede gerçekleşti ve grevler genellikle başka yerlere kıyasla daha büyük ölçekteydi; 1905 yılında her on işçiden yaklaşık dokuzu en az bir kez greve katıldı. Bu olaylar, Kelles-Krauz’u bağımsız bir sosyalist Polonya’nın yolunu açacak devrimci bir rejim devrilişine umut bağlamasına neden oldu. Haziran 1905’te tüberkülozdan ani ölümünden önce şu satırları kaleme almıştı:
“Umudumuzu yitirmemiz ve patlak veren Rus krizinin, Çar tarafından verilen bir anayasa ve Polonya Krallığı’na tanınan özerklik taviziyle yarı yolda duracağını düşünmemiz için hiçbir neden yoktur; hükümetin aptalca direnişi ve tereddütleri, kitlelerin kışkırtılmasıyla birleşince, çözümün Çar’ı devirecek ve milliyetlere —en azından bizim gördüğümüz kadarıyla Polonya’da— bağımsızlık kazanma fırsatı verecek bir devrim olacağına dair umudumuzu sürdürmemizi sağlıyor... Parti, krizi tüm Rus devleti genelinde en uç noktasına kadar götürmek isteyen ve yarı yolda durmasına izin vermeyen Rus toplumundaki unsurlarla iletişim kurmalıdır.”
Bu sefer devrim başarısızlıkla sonuçlandı ve o zamana kadar Kelles-Krauz’un kendisi de vefat etmişti. Ancak analizlerinin büyük bir kısmı daha sonra doğrulandı.
Ulusal Sorunlar
İmparatorluk sonrası topraklarda bir ulus devleti hayal edebilmek için, bazı temel sorulara cevap vermek gerekiyordu. Bu topraklardaki yerel nüfus oldukça çeşitlilik gösteriyordu ve herhangi bir Polonya devletinin çeşitli etnik grupları barındırması gerektiği açıktı. Yerel nüfusun büyük bir kısmı Yahudilerden oluşuyordu ve Polonyalı sosyalistler, o dönemde “Yahudi sorunu” olarak adlandırılan meseleyle özellikle yakından ilgileniyorlardı.
Polonya hareketi, Yahudileri sosyalizm mücadelesinde harekete geçirmeye ve aynı zamanda antisemitizmin Polonyalı işçilerin desteğini kazanmasını engellemeye çalışıyordu. Yahudi kökenli olanlar da dahil olmak üzere PPS’nin birçok üyesi, modern kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Yahudilerin toplumsal asimilasyon yoluyla ayrı bir grup olarak ortadan kalkacağına inanıyordu. Bu asimilasyoncu bakış açısı, İkinci Enternasyonal’e mensup Marksistler arasında yaygındı.
Bununla birlikte Rus imparatorluğu bağlamında, Polonya toplumuna asimilasyon, mevcut devlet yapılarına ya da istenen mesleklere erişim imkânı sunmadığı için daha az cazipti. Artan Polonya-Yahudi gerginlikleri ve Yahudilerin siyasi projeleri etrafında kendilerini öne çıkarmaları, asimilasyon seçeneğini daha da olası hale getirdi.
Kelles-Krauz bu durumu derinlemesine inceledi ve “Yahudi Milliyeti Sorunu Üzerine” başlıklı makalesinde Yahudi ulusal özlemlerine dair kapsamlı bir analiz sundu. O, Yahudi ulusal bilincinin — ister Bund’un kültürel özerklik sosyalist projesi aracılığıyla, ister erken dönem Siyonist hareket gibi devlet kurma projeleri biçiminde ifade edilsin — ve Yidiş’in modern bir dil olarak evriminin, kapitalizmin milliyetler yaratma yönündeki genel eğilimini yansıttığını savundu.
Ona göre, Yahudi işçileri harekete geçirmeye çalışırken bu toplumsal süreçleri göz ardı etmek mümkün değildi; tıpkı daha geniş Çarlık İmparatorluğu içinde proleter siyaseti ilerletirken Polonya ulusal kimliğini göz ardı etmenin mümkün olmadığı gibi. Bu da onu şu sonuca götürdü: “Yahudiler için medeni eşitlik kavramı, kendi milliyetlerine sahip olma hakkını da içerecek şekilde genişletilmelidir. Bu milliyeti, Yahudilerin kendilerinin tanıdığı ölçüde tanımalıyız.” O dönemde çok az kişi bu argümanı ileri sürmeye cesaret edebildi.
Kelles-Kraus, milliyetçilik teorisini sosyalistlerin ve diğer kesimlerin Habsburg İmparatorluğu’nun çeşitli ulusal sorunlarına yönelik olası çözümleri hararetle tartıştığı Viyana’nın verimli ortamında daha da genişletti. Habsburg egemenliği altındaki Çekler, Hırvatlar ve diğer ulusal toplulukların taleplerine yanıt olarak kültürel, topraksız özerklik fikrini ortaya atan Otto Bauer gibi Avusturyalı Marksistlerinden daha ileri gitti.
Kelles-Krauz’a göre, tam anlamıyla gelişmiş bir ulusal bilinç biçimi, siyasi iktidarı ve bir devleti de gerektirir. Ona göre bu sonuç, “ekonomik materyalizm yöntemi” ile tutarlıydı; bu da onu, ulusu ticaretin ve sanayinin gelişmesiyle tetiklenen modern bir toplumsal aidiyet biçimi olarak materyalist bir şekilde kavramaya yönlendirdi.
Ona göre, uluslar tarihin birer ürünüdürler ve ulusal toplulukları kan veya ırk gibi kadim bağlarla ilişkilendiren teorilerin aksine siyasi bir görüştür. Belirli grupların dilleri, o coğrafi alanda yaşayan insanların düşmanlara karşı bir araya gelmelerinin de etkisiyle, doğal coğrafi sınırlar içinde kademeli olarak sabitleşmiştir. Bu süreç, feodal düzenin dağılmasıyla hız kazanmış ve birbiriyle örtüşen çeşitli toplumsal kategorilerin kendilerini ifade etmeleri için bir alan yaratmıştır.
Bu istikrarı bozan süreçlere tepki olarak, köklerinden kopmuş bireyler yeni bir sabitlik aradılar ve bunu anadillerinde bulmuş gibi görünüyorlardı:
“Bireylerin eski, geleneksel konumlarından koparılması; yeni, sürekli değişen bir yaşamda birbirleriyle kurdukları temas; yeni toplumsal ilişkilerin büyük zenginliği ve karmaşıklığı, ulusal dile, toplumsal birleştirici rolüyle, ulusların bilincinde bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş önemini kazandırmaktadır.”
Aynı zamanda, kapitalist bir toplumdaki karmaşık etkileşim biçimleri, etkili bir iletişim aracı gerektiriyordu: “Kültür — ki bu şimdiye kadar sadece bir avuç insanın malıydı — kapitalizmin ekonomik çıkarları gereği halkın derinliklerine taşınmalı ve bu amaç doğrultusunda — kitlelerin dilini kullanarak — ulusal bir nitelik kazanmalıdır.” “Modern kapitalizmin milliyetleri doğrudan şekillendirdiğini” savunan Kelles-Krauz, Ukraynalılar gibi yakın tarihte bir devlet kurma geçmişi olmayan halklar arasında bile ulusal özlemlerin yükselişini öngörmüştü.
Onun tarihsel argümanı, sosyalist ulusal devlet hakkındaki görüşleriyle burada birbirini tamamlamaktadır: “Ulusların bağımsızlığının gerçekleşmesi, modern ekonomik gelişmenin bir sonucu olarak, onunla ayrılmaz bir bütün oluşturan demokrasinin gerçekleşmesi ile aynı olmalıdır.” Araştırma ve siyasetin bu tür bir sentezi, onun sosyalist bilim projesinin tamamını karakterize etmiştir.
Sosyalist Sosyoloji
Kellez-Kraus, tarihsel materyalist analizinde, ekonomik süreçleri temel alan ve aynı zamanda kültürel ve siyasi alanlarda özerk dinamiklerin ortaya çıkmasına imkân tanıyan karmaşık bir belirleme teorisi geliştirdi. Bu, onun Rus İmparatorluğu’ndaki kapitalizmin eşitsiz gelişimini analiz etmesine yardımcı oldu.
Ona göre bir devrim, daha “gelişmiş” ülkelerde ortaya çıkan fikirlerden ilham alan insanlar tarafından başlatılabilecektir. Dahası, dezavantajlı gruplar, ister gerçek ister hayali olsun, tarihte kendilerine destek arayarak hoşnutsuzluklarını dile getirirler. Devrimciler, alternatif bir gelecek tasarlayabilmek için geçmişe dair vizyonlarını bir araya getirirler.
Kelles-Krauz, “ekonomik gelişmeden önce ortaya çıkan devrimci idealin” “ekonomik materyalizmin ilkeleriyle tamamen tutarlı” bir şekilde açıklanmasını sağlayan bir “devrimci geriye bakış yasası” belirlemiştir. Bu, yeni rejimin her zaman “bazı yönlerden terk edilen rejime benzeyeceği” anlamına gelirken, devrimci değişim arayanların sempatilerinin ise “geçmişten bir şeyler taşıdığı” anlamına gelir.
Kelles-Krauz, tarihsel değişim üzerine yaptığı analizde, siyasi tarihin asla tam anlamıyla tamamlanamayacağını vurguladı. Tarihin önceki aşamalarının nihayetinde geçici olduğu gibi, gelecekteki siyasi projeler de öyle olacaktır; bu projeler hiçbir zaman nihai ve tam anlamıyla tamamlanmış bir toplum biçimi ortaya çıkaramayacaktır. İhtiyaçların siyasi olarak dile getirilmesi durmayacaktır: Her siyasi düzen bazı talepleri karşılayacak, ancak diğerleri cevapsız kalacaktır, zira “yeni kurumların korunması, ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli görülmeye başlanacaktır.”
Toplumsal dinamiklerin bu sarmal hareketi süreklidir ve durdurulamaz. Bu bağlamda Marksizm, yalnızca ileriye doğru atılmış bir adım olabilir — bilimsel analize dayalı olarak atılması gereken doğru adım, ancak insanlık için son adım değildir. Dolayısıyla, tarihin Marksist analizini ve insan toplumuna ilişkin eleştirel sosyolojisini Marksizmin kendisine de uygulamalıyız.
Immanuel Kant’ın fikirlerinden yola çıkan Kelles-Krauz, bilişin sınıfsal koşullarının dikkate alınması gerektiğini savundu. Toplumsal gruplar, özellikle de “bireylerin ait olduğu sınıf”, her zaman “bilinçlerinde belirli bir iz… toplum ve dünya hakkında belirli bir kavrayış” bırakırmıştır ve bireyler bu izden “retinadan bakma zorunluluğundan” kurtulamadıkları gibi, kendilerini kurtaramazlardı.
Her zaman, diğerlerini boyun eğdiren egemen bir toplumsal sınıf olmuştur. Bu sınıfın ihtiyaçları sanki evrenselmiş gibi sunulur ve bu sınıf, kendi egemenliğinin tarihin sonu olduğunu düşünerek kendisini toplumun tamamıyla özdeşleştirir. Toplumsal ilişkileri sanki doğal olgularmış gibi betimlemeye çalışan pozitivist bir bilim yaklaşım, işte bu tür bir bilişsel gaspın sonucudur.
Kelles-Krauz’a göre Marksizm bir doktrin değil, toplumu inceleme yöntemidir. Kapitalizm içinde ortaya çıkan mevcut sınıfsal bakış açısı — ki Marksizm de bunun bir ürünüdür — daha geniş çaplı bir toplumsal dönüşümün parçası olarak değişeceği için, sınıfsız bir toplumun ortaya çıkaracağı yeni çerçeveyi önceden tahmin etmek imkânsızdır.
Alışılmışın Dışında Bir Marksizm
Bu argüman dizisi, Kelles-Krauz’u, insan gelişimini tanımlayabilecek bir Marksist bilim oluşturmayı amaçlayan İkinci Enternasyonal saflarında yürütülen teorik çalışmaların çoğuyla keskin bir karşıtlık içine soktu. Timothy Snyder’ın Kelles-Krauz üzerine yaptığı çalışmada da belirttiği gibi, bu yaklaşım, yirmi yıl sonra György Lukács tarafından başlatılan “Batı” tarzı, pratik odaklı Marksizm’den önce gelmiştir.
Böylelikle Kelles-Krauz, çağının pek çok önyargısına karşı çıktı. Çoğu Marksist teorisyenin bir tür determinizme bağlı kaldığı bir dönemde, o, bağımsız geleneklerin ve insan eyleminin önemli rolünü vurgulayarak tarihsel gelişime dair incelikli bir anlayış ortaya koydu. Akranlarının çoğu Marksizm’i “doğanın diyalektiği” olarak gören Engels’i takip ederken, Kelles-Krauz, Marksizmin öncelikle yalnızca topluma uygulanabilir bir dizi araştırma yöntemi olduğunu savundu.
Ekonomi teorisi olarak Marksizm’e odaklanan İkinci Enternasyonal’in önde gelen düşünürlerinin aksine Kelles-Krauz, kapitalist toplumda bireylerin yabancılaşmasını araştırmaya yoğunlaştı. Sosyolojinin pozitivist yöntemlerden etkilenen bir disiplin olarak ortaya çıktığı bir dönemde, Marksizm’i kullanarak sosyolojinin doğa bilimlerini taklit etme eğiliminin ötesine geçmeyi önerdi.
Kelles-Krauz ayrıca, ulus devleti ya analiz gerektirmeyen bir verili olgu olarak kabul eden ya da onu modası geçmiş bir olgu olarak bir kenara iten iki yanlış bakış açısıyla da hesaplaşmıştır. Bunun yerine, modern ulusların kapitalist oluşumu hakkında incelikli bir teori ve anti-emperyalist demokratik milliyetçilik için güçlü bir fikirler bütünü sundu.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- Hürmüz'den Versay'a: Kâğıt Üzerindeki Barış
- İşçi Sınıfı Filmleri ve Toplumsal Değişim: Ken Loach ile Röportaj (Çeviri)
- Tehdit, Teklif, Ret
- Zafer Günü - Josip Broz Tito (Çeviri)
- Ateşkes, İşgal ve Direniş Üçgeninde Lübnan
- Türkiye’nin Yeni Kadını - Beatrice Hill Ogilvie (Çeviri)
- Yönetim Üzerine Üç Soru (3) - Otoritenin Gizemi: Güvenlik, Bağımlılık ve Yönetsellik
- Anlamın Sallantısında Kalmak: Edip Cansever'in Şiiriyle Kırk Yıl
- Pekin'in Konukları
- Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm - Mitchell Abidor (Çeviri)
- Yönetim Üzerine Üç Soru (2) - Kim Yönetmeli? Filozof, Asabiyet ve Dayanışma
- Balkan İttifakına Doğru - Christian Rakovsky (Çeviri)