-
Göksal Caner Malatya
Tarih: 22-10-2026 12:12:00
Güncelleme: 22-10-2026 12:12:00
Çevirmenin Notu: 1923 yılında kaleme alınan bu metin, ilk olarak Amerikalı gazeteci Louise Bryant'ın aynı yıl yayımlanan Mirrors of Moscow (Moskova'nın Aynaları) adlı kitabında "Enver Pasha and the Mohammedans" (Enver Paşa ve Müslümanlar) başlığıyla yayımlanmıştır.
Louise Bryant (1885–1936), özellikle 1917 Rus Devrimi hakkındaki doğrudan gözlemleri ve röportajlarıyla tanınan Amerikalı gazeteci, yazar ve feministtir.
Eşi olan ünlü gazeteci John Reed (Ekim Devrimi'ni anlatan Dünyayı Sarsan On Gün kitabının yazarı) ile birlikte devrim sırasında Rusya'ya gitmiş ve Bolşeviklerin iktidarı ele geçirişine bizzat tanıklık etmiştir. Lenin, Troçki ve Enver Paşa gibi kilit siyasi figürlerle röportajlar yapmış, bu isimlerin kişisel ve siyasi portrelerini Batı dünyasına aktarmıştır.
En önemli iki eseri, devrimin ilk dönemlerini içeriden bir bakışla anlattığı Six Red Months in Russia (Rusya'da Altı Kızıl Ay - 1918) ve dönemin siyasi liderlerinin profillerini çıkardığı Mirrors of Moscow (Moskova'nın Aynaları - 1923) adlı kitaplarıdır.
Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/bryant/works/1923-mom/pasha.htm
Tanıştığım hiç kimse, Enver Paşa kadar tamamen ânı yaşayan bir insan değildir; geçmişi geride bırakıyor, geleceği ise Allah’a havale ediyor. Tek kahramanı Napolyon. Moskova’da o, Rusya ile Müslüman dünyası – yani Türkiye, Afganistan, İran, Buhara ve Britanya İmparatorluğu’nu sarsmaya yetecek ölçüde Hindistan – arasındaki yeni mutabakatın öncüsüydü.
Aklı olan ve tüm varlığını elindeki göreve adayan her insan, kaçınılmaz olarak kişilik ve güce, büyük olasılıkla da çekiciliğe sahip olur. Enver Paşa, son derece bariz fırsatçılığına, kaderci bir inancın körüklediği acımasızlığına ve vicdansızlığına rağmen, şüphesiz bir cazibeye sahiptir. Her şeyden çok kendisiyle ilgilenen Enver Paşa, bireyselliği ortadan kaldırıp devleti her şeyin üstünde tutmaya çalışan insanlarla ilginç bir tezat oluşturuyor.
Moskova’da bir sosyal yaşamdan söz edilebilecek kadarıyla, Enver o dönem için gözde bir simaydı. Gelecekteki bir tarihçi muhtemelen ona devrimin Don Juan’ı adını verecektir; ancak adil olmak gerekirse, bu baştan çıkarıcı kaderine karşı soğuk ve mesafeli durmuştu; siyasetle o kadar meşguldü ki, toplumsal zaferlerle ilgilenmeye vakti yoktu. Moskovalı hanımların ona gösterdiği yoğun ilginin asıl nedeni, bu hanımların neredeyse dayanılmaz derecede monoton ve zorlu bir hayata verdikleri doğal tepkiydi.
Aktrislerin sahne ışıklarının arkasından Enver’e gülümsemelerinde ve onun, “Kayzer” bıyıklı, sırmalı üniformalı ve sayısız madalyalı, şaşaalı Harbiye Nazırı dönemine ait eski fotoğraflarını ortaya çıkarmalarında çok acıklı bir yan vardı. Bir akşam, bir temsilin arasında çay içmeye davet edildiğimiz bir primadonnanın[1] kulisine gittik. Enver sandalyesinde dimdik oturuyor ve konuşmayı reddediyordu; ancak amcası, eski Mezopotamya ve Kafkas cepheleri komutanı Halil Paşa, tahta kılıçlarla sahte bir düello yaparak ortalığı neşelendirdi. Rakibi, ortaçağ şövalyesi kılığında bir şarkıcıydı.
Aktrislerin yanı sıra eski aristokrasiden bazı kişiler de Enver’e nazik davranıyorlardı; hatta Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir komiserin güzel eşi bile, başka bir zaman ve yerde ilgi çekici sayılabilecek bir not bile yazdı ona. Kadın, Enver’e Fransızca öğretirse kendisine Rusça öğretmeyi teklif etti; Enver ise “profesör” olmadığını söyleyerek kestirip attı.
Ancak Enver her zaman aşırı ciddi ve katı biri değildi. Belirli bir küçük arkadaş çevresinde ise tam tersi bir kişiliğe bürünürdü. Ve kaderimizi büyük ölçüde belirleyen koşullar, bana, onun dinine yabancı birinin onu tanıyabileceği en iyi şekilde tanıma fırsatı verdi. Dışişleri Bakanlığı tarafından ona benim de yaşadığım küçük sarayda bir konaklama yeri tahsis edilmişti. Yarım yıl boyunca onu her gün gördüm, sofrada yanına oturdum ve ara sıra tiyatrolara ve Türk Büyükelçiliği’ne gittik. O süre zarfında Enver bana hayatı ve hedefleri hakkında pek çok şey anlattı.
O, kocamı İstanbul’dan tanıyordu ve kocam vefat ettiği sırada kendisi Moskova’da değildi. Döner dönmez beni ziyaret etti; yanında Halil ve o dönemki Türk Büyükelçisi Ali Fuad Paşa da vardı. Üçü de son derece nazik ve anlayışlıydılar. O andan Moskova’dan ayrılana kadar Türkler, hayatımı daha az trajik kılmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve ben de Türk karakteri hakkında daha önce hayal bile edemeyeceğim bir içgörü kazandım. Türklerin dostluk kurma konusunda kendine özgü bir yetenekleri vardır. Ve bir kez kurulmuş olan dostluğun sınırı yoktur; bir dost, her koşulda—kederde, onursuzlukta, yoksullukta olduğu kadar zenginlikte ve başarıda da—dosttur. Öte yandan bir düşman, hiçbir müsamahayı hak etmez; hiçbir şey bağışlanmaz ve hiçbir hatası affedilmez.
Enver, tutkulu insanların sahip olduğu türden kişisel bir kibre sahip ve yaptığı her şeyi çok iyi yaptığına inanır. Onun bu kibriyle başa çıkmanın tek yolu, son derece açık sözlü olmaktır. Tanışmamızın ilk günlerinde, bu açık sözlülüğün onu hiçbir şekilde rahatsız etmediğini fark ettim. Enver’in en güzel özelliklerinden biri, erdemlerinin yanı sıra kusurlarını da keşfetmeyi sevmesidir; kendini geliştirmeye karşı büyük bir hevesi vardır.
Tanıştığı insanların karakalem portrelerini çizmek için büyük bir tutku duyar ve cebinde her zaman bir kurşun kalem ve bir not defteri taşır. Yaşadığımız evde tüm misafirlerin ve hizmetçilerin portrelerini çizmişti. Benim de toplamda altı tane, oldukça sıradan portremi çizdi. Bir sabah, çay her zamankinden daha tatsız, ekmeğin ise fazlasıyla ekşi ve hamur gibi olduğu, tek bir lokma bile yiyemeyeceğimi hissettiğim bir anda, Enver’in büyük bir hevesle çizimleriyle meşgul olduğunu görünce ona karşı bir kızgınlık duymaktan kendimi alamadım. Ben önümdeki berbat yemeğe bakıp dururken, o da benim son derece kötü olan, gerçek boyutta bir portremi çizmeye başladı. Rusya gibi bir yerde bu kadar büyük bir kağıdı nereden bulduğunu merak ettiğimi hatırlıyorum. Çizimi bitirdiğinde, adını gösterişli bir hareketle imzaladı ve bana uzattı. Çizimi aldım ama hiçbir şey söylemedim. Enver bir çocuk kadar meraklıdır ve uzun bir sessizliğin ardından, çizimi gerçekten beğenip beğenmediğimi sordu. Çizim konusunda hiçbir yeteneği olmadığını düşündüğümü söyledim. Birden sinirlendi ve kısık bir sesle, “Ama üzerine imzamı attığımın farkında değil misin?” dedi.
“Bir resim üzerinde isminin hiçbir anlamı yok,” diye açıkladım. “Eğer bu bir idam emri ya da ödeme talimatı olsaydı, o zaman durum farklı olurdu. Sadece imzanı atarak iyi bir çizim yapamazsın.”
Kaşlarını çattı, sonra sinirlendiği kadar ani bir şekilde yeniden samimi bir tavır takındı. Ayağa kalktı ve bana son derece nazik bir şekilde selam verdi. “Kibrin bana ne kadar hoş geldiğini hayal bile edemezsin,” dedi. Cesaret, kibir ve pervasızlık gibi üç baskın özelliği nedeniyle, arkadaşlarının davranışlarının da bu dürtüler tarafından yönlendirildiğini sanıyordu.
Enver, çoğu Doğulunun yaptığı gibi rahatça aylaklık edemiyor gibiydi. Zihinsel ve fiziksel canlılığı, daha ziyade coşkulu ve sağlıklı bir Amerikalınınkine benziyordu. Her sabah erken kalkıp uzun yürüyüşlere çıkardı, çok okurdu, her hafta en az üç ders yabancı dil dersi alırdı ve kendi odasındaki el baskı makinesinde bastığı Türk gazeteleri için sürekli makaleler yazardı; ayrıca neredeyse her gün Ruslarla ya da Müslümanlarla toplantılar yapardı. İçki ve sigara kullanmaz ve son derece dindar biridir.
Başkalarının en derin duygularını açığa çıkaran her türlü tartışmayı sever. Eğer başka bir yolla birisini kışkırtamazsa, çoğu zaman hiç öyle düşünmese de, kışkırtıcı bir sözle bunu başarır. Örneğin, kadınlar hakkındaki görüşlerinde son derece liberaldir ve kadınların siyasi yaşamdan dışlanmaması gerektiğini savunur. Yine de bir öğleden sonra dairemde çay içerken kadınlara oy hakkı konusunu konuşurken genç bir aktrise “sizin yeriniz harem olmalı” deyiverdi. Tutkulu bir feminist olan aktris ayağa kalktı ve ona adeta bağırarak şöyle dedi: “Enver Paşa, Doğu’da büyük bir adam olabilirsiniz, ama beni bir dinleyin… Ben mesleğimin önde gelen aktrislerinden biriyim. Benim dünyamda aktris olarak kalmak, sizin dünyanızda bir savaşçı ya da diplomat olarak kalmak kadar büyük ve önemlidir.”
Enver, bu azarı gayet neşeli bir tavırla karşıladı. Daha sonra bana, bu aktrisi daha önce hiç beğenmediğini söyledi. “Kadınlarda bağımsızlık harika bir şeydir. Bizim kadınlarımızda bu eksik ve bu nedenle çoğu sadece birer kukladır.”
Amerikan fikirlerine ve görüşlerine her zaman büyük ilgi duyardı. Amerikalıların Ermeniler konusunda neden bu kadar duygusal davrandıklarını asla anlayamadığını söylerdi. “Yoksa Ermenilerin Türkleri hiç öldürmediğini mi sanıyorlar? Bu gerçekten büyük bir ironi.”
Yemekte, Bay Vanderlip’e Kamçatka’da önerdiği imtiyazlar hakkında sorular sorardı. Vanderlip, pek çok Kaliforniyalı gibi, oldukça şiddetli bir şekilde Japon karşıtıydı. Kamçatka’da bir deniz üssü kurma fikri Enver’i eğlendirdi. Enver, Vanderlip’in bir taşla iki kuş vurduğunu, Amerikan Hükümeti’ni Japonya ile savaşa sürükleyerek kendini bir vatansever olarak kanıtlamak ve aynı zamanda kendi çıkarlarını koruyup zengin olmak istediğini söyledi. “Yani,” dedi Enver, “eğer bu gerçekleşecek olursa, bir sonraki savaş Vanderlip için olacak ve ‘Vanderlip Savaşı’ olarak anılmalıdır.” “Amerika ile Japonya’nın savaşmasını görmek sizi üzecek mi?” diye sorduğumda şu yanıtı verdi: “İngiltere de işin içindeyse hayır. İngiltere’nin dikkatini bizden uzaklaştıracak ya da büyük güçleri zayıflatacak her şey, doğal olarak Türkiye’ye yeniden yapılanma için daha iyi bir fırsat sunar. Anlayacağınız üzere, başka bir savaş görmek istediğimi söylemiyorum; sadece Türkiye’yi yok etmekle ilgilenen bu uluslar başka meselelerle meşgul olursa, bu durum bizi savaş yükünden kurtarır ve kendi kaderimizi belirlememiz fırsatını verir.”
Enver, aktrise uyguladığı taktiğin aynısını kullanarak Bay Vanderlip’in kadınlar konusundaki düşüncelerini öğrenmeye çalıştı. Bir gün, “Üç karım var ve bir tane daha arıyorum,” dedi. Bu doğru değildi, ancak Bay Vanderlip tamamen buna inandı. “Aman Tanrım,” dedi Enver’e hayret ve şaşkınlıkla bakarak, “biz Anglosaksonlar için tek bir eş bile yeterince tiranlık sayılır...”
“Elbette,” dedi Enver nazikçe, “bir eşle birlikte tiranlık kaçınılmazdır, ama üç, dört ya da yüz eşle... Ah, bunun bambaşka bir mesele olduğunu kabul etmelisiniz.”
Kuşatmanın en karanlık günlerinde, ki bu dönem aynı zamanda İttifak Devletleri için de en karanlık günlerdi, Moskova’da aniden ortaya çıkması, onun eşsiz bir maceracı olduğunu kanıtlıyor. İki takım elbise, bir çift çizme, iyi bir tabanca ve güvenebileceği genç bir Alman teknisyenle birlikte, Berlin’den Moskova’ya uçakla yola çıktı. Motor arızası nedeniyle Riga yakınlarında iniş yapmak zorunda kalmaları, ardından tam da tüm Müttefik dünyasının onun kellesini en yüksek sesle istediği anda yakalanıp Riga hapishanesinde iki ay geçirmesinin hikâyesi, gazeteciliğe soyunup kendi kahramanlık otobiyografilerini yazmayı çok seven o İngiliz Gizli Servis ajanlarının pek de üzerinde durmayacağın bir hikâye olarak kalacaktır.
Enver, Riga hapishanesinde sadece Almanca konuşabilen sıradan bir “Bay Altman” kimliğiyle yatıyordu. Çevresindeki tüm gizli servis ajanı tarafından mercek altına alındı ve oybirliğiyle önemsiz bir Yahudi Alman komünist olduğu sonucuna varıldı. Alçakgönüllü, zararsız ve cana yakın bir tavır sergileyerek kısa sürede hapishane müdürünün güvenini kazandı, serbest bırakıldı ve Moskova’ya kaçtı. Oraya varır varmaz da soluğu, dramatik Bakü konferansında aldı.
Komünistler, Enver Paşa’nın Doğu Konferansı’na aniden ve samimi bir şekilde enternasyonalizme inanmış biri olarak katılmadığını gayet iyi biliyorlardı; Enver de onların bunu bildiğinin farkındaydı. Hem Zinovyev hem de Enver, önemli bir tarihsel gösteride başrolü oynayan aktörlerdi. Asıl önemli olan sonuçlardır; zira niyetler kısa sürede unutulacaktır.
Enver Moskova’ya yöneldiğinde gidecek başka bir yeri yoktu; Zinovyev ise onu Bakü’ye götürdüğünde, abluka konusundaki tutumlarını değiştirmek için İngilizleri etkili bir şekilde tehdit etmenin başka bir yolunu bilmiyordu. Zinovyev, Enver’in sosyalizme karşı yüzeysel tutumundan şikayet edemezdi; zira Zinovyev’in “kutsal savaş” çağrısında sosyalist bir yan neredeyse hiç yoktu. Enver, yeni ittifak hakkındaki duygularını şöyle özetledi: “Türkiye’nin ve Doğu’nun geleceği için, Ruslarla dostluk, Türkler için sayısız askeri zaferden daha değerlidir. Ve bu fırsat varken bu dostluğu inşa etmeliyiz.”
Pişmanlık duymadan ve sanki yarın yokmuş gibi yaşaması, zaman zaman oldukça şaşırtıcıdır. Hayat boyu dostu olan Talat Paşa’nın Berlin’de bir Ermeni tarafından öldürülmesini hatırlıyorum; haberi hiçbir duygu belirtisi olmadan okudu ve tek yorumu şuydu: “Zamanı gelmişti!” Ancak kaderin, Enver’in ölümünü vaktinden önce kayda geçirme yönündeki aşırı hevesine karşı, kendi sözleriyle, “tek gözü açık uyuyor,” bir hançer ve dolu bir otomatik tabanca taşıyor. Bir keresinde suikasta uğrama olasılığından bahsettiğimizde şöyle demişti: “Ölüme o kadar çok kez yaklaştım ki, şu an yaşadığım günler bana adeta bir hediye gibi geliyor.”
Enver, onu iyi tanımayanlar için kolayca çözülebilen biri değildir. Onda gerçekten geleneksel Doğu gizemi vardır. Onunla konuştuğum ilk birkaç seferde, Fransızca oldukça zorlanarak iletişim kurabilmiştik. Biri bana, aslında birkaç dil bildiğini, ancak bilinmeyen bir nedenden ötürü bunu itiraf etmediğini söyledi. Bu yüzden bir gün aniden, “Ah, hadi İngilizce konuşalım,” dedim. Bana o ani, nadir gülümsemelerinden biriyle baktı ve benim dilimde, “Peki, madem öyle istiyorsun,” diye cevap verdi.
İngilizceyi nasıl öğrendiğini sorduğumda, bir İngiliz casusundan öğrendiğini söyledi. “Bana uşak olarak geldi ve Türkiye’ye derin bir sevgi beslediğini iddia etti. Birkaç ay boyunca gayretle çalıştık. Bir gün Türkiye’ye olan sevgisini sınamak istedim ve onu cepheye gönderdim. Orada öldü. Daha sonra belgelerini bulduk.”
“Şaşırdınız mı?” diye sordum.
“Hayır, hiç de değil,” dedi Enver. “Gerçekten büyük bir cesaret göstermişti. Ona karşı tek şikâyetim, bana sarayda kullanılmayan pek çok ifadeyi öğretmiş olmasıydı.”
“Mesela ne gibi?”
"Mesela ‘lafı bile olmaz’ gibi," dedi Enver gülerek.
“Ve böyle bir ifadeyi öğrenmenin en kötü yanı,” dedi, “o kadar net ve kesin olması ve çoğu zaman duruma o kadar uygun düşmesi ki, insanın zihninde bir anda parıldayıp unutulmaz hale gelmesidir. Amerikan argosu son derece canlı ve renkli ifade gücüne sahiptir, ancak diplomatlar tarafından kullanılacak kadar ağırbaşlı değildir.”
Herkes Enver’in siyasetteki “doğrudan eylem” yöntemini bilir. Jön Türk Devrimi günlerinde baş belası rakiplerini ortadan kaldırmak için başvurduğu yöntemlerden biri, bizzat gidip onları kendi eliyle vurmaktı. Bu “dürtüsellik”, aksini iddia eden tüm mantıklı sözlerine rağmen, Sovyetlerle arasının ciddi şekilde açılmasına neden oldu. Ne Kemal’e ne de Ruslara engel olmaması için Buhara’ya “nakledildiğinde”, canı sıkıldı ve kendi başına bir savaş başlattı. Bir gece Afganistan’ın dağlarına kaçtı ve kısa sürede etrafına asker toplamaya başladı. Birkaç gece sonra, Buhara Cumhuriyeti’nin önde gelen yetkililerinden biri de Enver’e katılmak üzere kaçtı. Bu durum, Buhara kabinesinin yarısından fazlası kaçana kadar tekrarlandı. Ardından çatışmalar başladı ve biz de savaşlarla ilgili belirsiz söylentiler duyduk, ancak bunları yalnızca Sovyet basınından öğrenebiliyorduk.
Ağustos 1922’de Enver’in öldürüldüğünü ve cesedinin savaş meydanında bulunduğunu duyduk. Onun ve sözde ölümünün etrafında romantik bir hava bile yaratılmıştı. Ceset bulunup incelendiğinde, kalbinin yanında bir Amerikalı kızın mektuplarının bulunduğu yönünde hikâyeler dolaşıyordu. O sıralar Moskova’da bulunan ve şu anda Doğu Bölgesi’nin tamamından sorumlu olan Jacob Peters’ı[2] görmeye gittim. İçtenlikle güldü ve bana bu “bilgiyi” göstereceğini söyledi. Bu bilgi, üç haftadır yolda olan üç adet oldukça belirsiz telgraftan ibaretti. Telgrafları gönderen ve cesedi bulan kişiler Enver’i daha önce hiç görmemişlerdi. Mektuplardan ise hiç söz edilmiyordu. Peters’ın tüm bu olay hakkındaki görüşü, bu hikâyede hiçbir gerçeklik payı olmadığı ya da bunun “Enver’in ölmüş gibi görünmek için yaptığı bir numara” olduğu yönündeydi.
Peters’ın görüşü doğru çıktı. Birkaç gün içinde çatışmalar yeniden başladı ve Enver üstünlük sağlamaya başladı.
Enver, tüm Türkistan’ı, Buhara’yı ve Hive’yi Ankara hükümetine katma fikrini benimsemişti. Bu durum Sovyetleri tuhaf bir konuma sokuyordu. Sovyetler ona boyun eğmek zorunda kalabilirlerdi; çünkü o tam anlamıyla bir “düşman” sayılmazdı, zira ne Türkler ne de Ruslar antlaşmalarını bozmayı göze alamazlardı. Bu nedenle, güneydeki bu özel savaşı, Kemal’den çok Sovyetleri zor durumda bırakıyordu; zira Kemal, tüm Türk yetkililer gibi, bu savaşla herhangi bir ilgisi olmadığını beyan ederek işin içinden kolayca sıyrılabiliyordu. Enver kazanırsa, Türk topraklarına önemli bir parça ekleyecek; kaybederse, Türkiye eskisiyle aynı konumunda kalacaktı.
Enver, Müslüman dünyasında her zaman büyük bir saygınlığa sahip olacak olsa da, Kemal’in yerini asla alamayacaktır. Mustafa Kemal Paşa, zafer kazanan Türkiye’nin büyük halk kahramanıdır; o olmasaydı, Türkiye belki de hayatta kalamazdı bile. Geçmişte Enver’in Kemal’den daha önemli olduğu zamanlar oldu, ancak bu, Kemal hayatta olduğu sürece bu bir daha asla gerçekleşemez. Her iki adam da sıradan askerlikten yükseldi ve her ikisi de köylü çocuklarıdır. Ve Kemal şu anda Sultan’dan daha önemlidir. İslam sancağı altında bir insanın ulaşabileceği bundan daha büyük bir mertebe yoktur.
Eski uyuşukluğun yerini alan ve şimdiden İslam dünyasının sınırlarının çok ötesine uzanan bu yeni vatansever enerjinin, yani yeni Müslüman birliğinin taşıdığı önem ne kadar vurgulanırsa vurgulansın azdır. Müslüman dünyası uzun bir uykudan sonra yeniden canlanıyor: Ve sadece Müslümanlar değil, tüm Doğu ve Orta Doğu birleşiyor. Japonya hariç, hızla önemli bir mutabakat oluşuyor; bu mutabakat, muazzam bir güce dönüşüyor. Bu güç, belki de gelecek nesillerden önce dünyanın kaderini belirleyebilir.
Enver ve Kemal Paşa, Rusya ile yapılan karşılıklı antlaşmalarla bu büyük mutabakat sürecini başlatmanın öneminin farkında olarak, geleceği doğru bir şekilde okudular. Bir gün, o büyük uyuyan dev Çin’in de bu ittifakın bir parçası olacağı zaman mutlaka gelecektir. Ve bu dostluğun tohumları da şimdiden atılmıştır. Moskova’ya gelen Çinli resmi heyetler, Ruslar tarafından sadece iyi karşılanmakla kalmadı, aynı zamanda Müslümanlarla kardeşçe bir yakınlık kurdular.
[1] İtalyancada "birinci kadın" veya "ilk kadın" demektir. Operalarda veya tiyatro topluluklarında baş kadın oyuncuyu veya baş kadın şarkıcıyı ifade eder. (ç.n.)
[2] Letonyalı Bolşevik devrimci. Çeka'nın kurucularından ve yöneticilerinden biridir. (ç.n.)
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız
- Dizel Diplomasisi
- Albay-Profesör Rasin’in 30 Ocak Tarihli Mektubuna Yanıt: Clausewitz, Savaş Sorunları ve Savaş Sanatı Üzerine – Josef Stalin (Çeviri)
- Kıvılcımlı’nın Ölümünün 55. Yılında Tarih Tezi’nin Güncelliği Üzerine
- Genç, Yoksul ve Huzursuz: Şarşabuklu Çocuk Hasan - Zuhour Mahmoud (Çeviri)
- İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
- İtalyan-Türk Savaşı’nın Sonu - Vladimir İlyiç Lenin (Çeviri)
- Babülmendep’te Emperyalizm ve Direnişin Tarihi
- Doğanın İnsanlaşması: Pablo Neruda’nın Ölümünün 50. Yıl Dönümü - Jenny Farrell (Çeviri)
- Ensarullah’ın Kökleri ve İran’la İlişkisi
- Dünya Siyasetinde Patlayıcı Malzeme - Vladimir İlyiç Lenin (Çeviri)
- Ensarullah'ın Babülmendep Zaferi ve Bölgesel Yankıları
- Georg Lukacs ve Lev Tolstoy - Agnes Heller, Deng Fengming (Çeviri)