-
Göksal Caner Malatya
Tarih: 08-05-2026 06:38:00
Güncelleme: 08-05-2026 06:38:00
Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 17 Ekim 1922 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/roy/1922/10/turk-vict.htm
Büyük Yunanistan hayali paramparça oldu. Kral Konstantin, “sadık tebaasının istekleri doğrultusunda ve çok sevdiği Yunanistan’ın yararı için” bir kez daha cömertçe tahttan çekildi.
Venizelos henüz kamuoyu önünde yönetimi eline almamış olsa da, perde arkasından ipleri elinde tutuyor. Sık sık yaptığı ziyaretlerinde her seferinde sunduğu yeni ve gizemli önerilerle, Manş Denizi’nin iki yakasındaki Dışişleri Bakanlıklarını sürekli meşgul ediyor. Kurnaz Giritli, Büyük Yunanistan hayallerini canlı tutmak için vazgeçilmez olan askeri desteğe sahip olduğundan emin olmadıkça Yunanistan'ı kurtarma görevini üstlenmeyecektir. Baş düşmanı Tino'nun ikinci kez düşüşünün ertesi günü Atina'ya dönmemesinin nedeni, Downing Street'ten[1] koşulsuz destek sözünü alamamış olmasıydı.
Türk Ordusu’nun zaferi o kadar eziciydi ki, İngiliz Hükümeti, barbar Türkleri Avrupa’nın dışında tutmak için “Yunan halkının büyük ve kararlı mücadelesini” yönetmesi üzere Venizelos’u görevlendirmeden önce iki kez düşünmek zorunda kaldı. Bu, İngiliz Emperyalizmi’nin belli bir tereddüt duymadan göze alamayacağı, çok ciddi askeri sonuçlar doğuracaktı. Ancak kraliyet muhalifinin aksine, Venizelos her iki kampta da dostlara sahip olduğu için şanslıydı. O, Quai d’Orsay’ın[2] himayesindeydi ve Sir Basil Zaharoff[3] aracılığıyla Lloyd George-Churchill klikinin de güvenini kazanmıştı. Böylece, Fransızların antipatisinden muzdarip olan Konstantin’e göre daha avantajlı bir konumdan oyunu oynayabiliyordu.
Fransız desteğinin Yunan emperyalizminden tamamen çekilmemesi için Konstantin tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet bayrağı altındaki bir “Büyük” Yunanistan yalnızca İngiliz desteğine güvenebilirken, Venizelos yönetimindeki bir Büyük Yunanistan ise Manş Denizi’nin öteki yakasındaki iki rakibe de güvenebilirdi. Venizelos bu oyunu oynuyor ve 21 Eylül tarihli Müttefiklerin Ortak Notu, onun diplomasisinin en azından kısmi başarısını gösteriyor. Türkiye'nin arkasında beliren Sovyet Rusya hayaletine bakıldığında, Fransız ve İngiliz finans çevreleri arasındaki rekabetin keskinliği azalmış görünüyor. Kemalist ordunun arkasındaki görünmez güç, Milliyetçi Türkiye'nin koruyucusu rolünü üstlenerek Yakın Doğu'yu tekeline almak isteyen Fransız sermayesinin kalbine korku salmış gibi görünüyor. İngiltere yerine Sovyet Rusya'nın İstanbul’a yerleşmesi, Fransa için pek de hoş bir ihtimal değildir. Bu nedenle Fransa tereddütlü bir tutum sergilemektedir; bu nedenle de M. Franklin Bouillon[4], Fransız hükümetinin Kemal ile ne kadar ileri gidebileceğini anlayabilmek amacıyla Ankara'ya ani bir ziyaret gerçekleştirmiştir.
Yunan kuvvetlerinin morali tamamen bozulmuştu; Boğaz’ın Asya yakasındaki İngiliz birlikleri, Türklerin ilerleyişine direnmek için son derece yetersizdi; Ankara ordusunun önünde İstanbul’a giden yol neredeyse açıktı. Yine de Mustafa Kemal, genel bir duraklama emri vermek ve düşmanlarıyla müzakereye hazır olduğunu ilan etmek zorunda kaldı. O, askerî açıdan bu politikanın intihar anlamına geldiğini bilecek kadar iyi bir komutandır; zira bu, düşmana kuvvetlerini seferber etmek için zaman kazandırıyordu. İki hafta önce yapılabilecek olan şey, bugün artık kesinlikle imkânsız hale gelmişti. Kemalist kuvvetler artık Boğazlara saldırıp İstanbul’u ele geçirecek durumda değillerdi. Türk komutanlığı neden böyle bir şeyin olmasına izin verdi? Neden zaferin meyvelerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verdiler?
Bu Yakın Doğu oyununun piyonlarının Londra ve Paris’teki gizemli eller tarafından yönlendirildiğini bilenler için cevap çok basittir. Kemal, kurtuluşun eşiğindeki Türk köylülerinin devrimci toplumsal gücüne güvendiği sürece bir zaferden diğerine ilerledi; ancak devrimci bir ilhamdan ya da bakış açısından yoksun bir askeri diktatör gibi, İngiliz emperyalizmine karşı entrikalar çeviren Fransız emperyalizminin boyunduruğuna girdi. Böylece, Türk köylülerinin kanı ve acısıyla kazanılan zafer, pratikte geçersiz kılınma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve Kemal'in Türk köylülerinin devrimci gücünden çok güvendiği iki emperyalist grubun rekabeti, emperyalizmin dünya çapında bir etken olarak konumunu korumak için etkisiz hale getirilecektir. Sık sık yapılan nota alışverişlerinin, zaman zaman yapılan ancak sadece tehdit sınırlarını aşmayan tehditlerin, gizli ve açık konferansların gerçek anlamı budur; bu konferanslar, Türklerin muhteşem zaferi ve Yunanistan'ın en az o kadar muhteşem çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Yakın Doğu’daki bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, Hindistan’a kadar uzanan Doğu ülkelerindeki siyasi ve manevi etkisi büyük olmuştur. Emperyalist rekabetin ağlarına yakalanan Kemal, Batı Avrupa diplomasisinin bağlarından tamamen kurtulma cesaretini göstermedikçe, askerî açıdan zaten savunulamaz hale gelmiş olan hâkim konumunu terk etmek zorunda kalabilir. Çünkü Batı Avrupa diplomasisinin dostluğu ve desteği, bankacıların ve finans devlerinin çıkarlarına göre belirlenmektedir.
Ancak, muzaffer İtilaf Devletleri’nin onayıyla kurulan ve Londra’nın koşulsuz desteğini alan Büyük Yunanistan’ın artık geçmişte kaldığı gerçeği, sadece tüm Küçük Asya’nın değil, Trakya’nın bir kısmının da Türk olacağı gerçeği ve bir Doğu ulusunun, kendisini sonsuz köleliğe mahkûm etmeyi isteyen Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla mücadele edebileceğini kanıtlamış olması, başlı başına tüm ezilen halklar için büyük bir ilham kaynağıdır. Örneğin, bu deneyimin, Hintli Müslümanları, Hilafetin sürdürülmesine yardımcı olmak için şimdiye kadar gösterdikleri çabanın boşuna olduğuna ikna edeceği beklenebilir. Türklerin, İtilaf Devletlerini Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan Antlaşma'nın bir bölümünü reddetmeye zorlama yeteneği, şüphesiz Iraklı Arapları, Sir Percy Cox'un[5] mandacı diktatörlüğüne karşı isyan etmeye teşvik edecektir. İngilizlerin İran’daki etkisi çoktan geçmişte kaldı. Mısır, üst sınıf politikacıların ihanetine rağmen kronik bir isyan halindedir. Burjuva milliyetçiliğinin acımasız baskısı ve iflası sonucunda bir ölçüde demoralize olan bu isyan, yeniden canlanma belirtileri göstermektedir. Türk zaferinin manevi etkisi genel olarak budur. Ancak daha derin sonuçlar da beklenmelidir; bu sonuçlar, Doğu ülkelerindeki devrimci milliyetçi unsurların bakış açısında köklü bir değişime yol açacak ve hatta ezilen halkların isyanının toplumsal karakterini bile dönüştürebilecektir.
Milliyetçi Türkiye’nin Sovyet Rusya ve Fransa tarafından desteklendiği, İngiltere’nin ise Yunanistan’ın arkasında durduğu bilinmektedir. Fransa’nın, İngiliz muhalefetine rağmen Sevr Antlaşması’nı fiilen reddetmesi, Doğu ülkelerindeki burjuvazi üzerinde son derece olumlu bir etki yarattı. Böylelikle, baş emperyalist hükümetlerin baskısına karşı demokratik ulusların dostluğunu kazanma yönündeki eski fikir –ki bu fikir, Dünya Savaşı deneyimiyle büyük ölçüde sarsılmıştı– yeniden canlanmaya başladı. Bu fikrin sinsi etkileri iyi bilinmektedir. Bu fikir, mevcut emperyalizmin yerini almaya çalışan yeni bir emperyalizmin nüfuzuna zemin hazırlamaktadır. Türkiye, kendi diplomatları ve askeri kliklerin körüklediği bu emperyalist rekabet yüzünden paramparça olmuştur; bu kişiler, kendi konumlarını güçlendirme umuduyla, halkı emperyalist açgözlülüğün sunağında kurban ettiler. Bu suç niteliğindeki politikaların sonucu, Türkiye'nin bir ulus olarak parçalanması oldu ve bu parçalanma tehdidine karşı halkın ayaklanması, bugünkü milliyetçi hareketi doğurdu.
Ankara’da yeni kurulan Milliyetçi Hükümet, tüm İtilaf Devletleri tarafından yok edilmekle tehdit edildiğinde, tek yardım eli Devrimci Rusya’dan geldi. Ancak çok geçmeden Fransa, Türkiye’yi rakibi İngiltere’ye saldırmak için bir araç olarak gördü. Fransızların mandası altındaki topraklardan çekilmesi büyük yankı uyandırdı, ancak Franklin Bouillon tarafından imzalanan Ankara Anlaşması’nın altında yatan gerçek anlaşma, sıradan halk tarafından bilinmiyordu. Türk aydınlar ve militaristler, ki militaristler Prusyalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmanın daha kârlı olduğunu fark edene kadar, hepsi de Fransa yanlısıydı. İngiliz liberalizminin ardındaki ticari çıkarların geleneksel Türk karşıtı politikası, Fransız finans sermayesinin Türkiye'ye girişine izin verdi. Osmanlı borcunun yüzde 70'inden fazlası Fransız bankalarının elindeydi. Bu muazzam meblağın geri kazanılması, kronik olarak kapatılamayan büyük bir bütçe açığı çeken Fransa için, mandası altındaki toprakları elde etmesi karşılığında yapılan pek de elverişsiz bir anlaşma değildi. Ardından gelen büyük demiryolu ve madencilik imtiyazları, tüm Türkiye'yi Fransız finans sermayesinin diktatörlüğüne kazandırmak için çok iyi bir başlangıç oldu.
Böylece Fransız-Türk Anlaşması, diğer muzaffer imzacı devletler açısından Sevr Antlaşması’nın ölüm fermanını imzaladı; ancak zaferin tamamını Fransa’ya mal edecek bir dönemi başlattı. Ankara Hükümeti, Paris’in pek de özverili olmayan bu dostluğunu, önce askeri bir zorunluluk olarak, sonra İngiltere’yi korkutmak için diplomatik bir hamle olarak kabul etti. Ancak bu aslında, Türk egemen sınıfının devrimci sonuçlarından korktuğu Rusya’yla yakınlaşmaya karşı bir denge bulmak içindi. Türk egemen sınıfı, Milliyetçi devrimin belkemiğini oluşturan köylüleri, İşçi ve Köylü Hükümeti’nin yardımıyla yönetirken, iç politikada üst sınıf egemenliği teorisine bağlı kalmanın uzun vadede sürdürülebilir olmayacağından korkuyordu. Bu korku doğal olarak bir güvensizlik yarattı ve Fransızlar bu güvensizliği kendi çıkarları için kullandılar.
Ancak mevcut kriz durumu netleştirmiştir. Fransız dostluğunun yüzeyselliği ortaya çıkmıştır. Türk liderler, Fransız patronlarının kendilerinden oynamalarını istedikleri gerçek rolü hâlâ fark etmedilerse, gerçekten de çok kalın kafalı olmalılar. Onlar, Manş Denizi’nin iki yakasında yer alan iki emperyalist hükümetin oynadığı oyunda birer piyon olmalılar. İngiltere, Avrupa'daki Fransız militarizminin taleplerine ve tüm dünyanın ekonomik sömürüsünden önemli bir pay alma talebine boyun eğdiği anda, iki emperyalist güç arasındaki rekabetin şiddeti azalır. Sonuç olarak Türklere durmaları emredilir ve böylece kesin bir zafer şansı kaçırılır. Bu, Franklin Bouillon'un Kemal'e ilettiği ve onu, askeri zafer kesinleşmişken müzakere lehine bir bildiri yayınlamaya zorlanan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ne iletmesi için ikna ettiği mesajın aynısıydı. Bu mesaj göz ardı edilseydi, Türkler Paris'teki dostlarının emirlerine aykırı davranacak kadar cesur olsalardı, Avrupa siyasetinde defalarca ölmüş ve gömülmüş olan İtilaf Devletleri'nin birleşik muhalefetiyle karşı karşıya kalacaklardı.
Ezilen Doğu halkları arasındaki devrimciler, bu olaydan büyük bir ders çıkaracaklardır. Emperyalizmin şu ya da bu ulusun sınırlarıyla sınırlı olmadığını, hiçbir ulusun doğuştan emperyalist olmadığını ve emperyalizmin uluslararası ölçekte bir ekonomik olgu olduğunu öğrenecekler ve bu da onlar için büyük bir kazanç olacaktır.
Amerika’nın Boğazları savunmak için Müttefikler’in yanında yer alacağı ve Hıristiyan azınlıkları korkunç Türklerden korumak gibi kutsal bir görevi üstleneceği yönündeki açıklaması, tabloyu tamamlıyor. Çeşitli emperyalist güçler arasında ganimetin paylaşımı konusunda rekabet var, ancak yağma konusunda hepsi birlikte hareket ediyor. Çünkü, örneğin, Fransızların Türk milliyetçi davasına koşulsuz desteği, İngiliz siyasetinin olduğu kadar Fransız siyasetinin de temelini oluşturan emperyalizmin haklarına bir meydan okuma olacaktır. Doğu halkları, bu acı derslerden ve hayal kırıklıklarından, ulusal özgürlüklerinin soygun çetesinin hiçbir üyesi tarafından olumlu karşılanmayacağını öğreneceklerdir. Sadece Avrupa işçi sınıfı, emperyalistlerin ortak muhalefetine rağmen devrimin bayrağını dalgalandırmaya devam ettiği için ezilen halkların özgürlüğünün gerçek dostu olabilir; çünkü her ikisinin de refahı, emperyalizmin yok edilmesine bağlıdır.
Milliyetçiliğin üst sınıflardan olan liderleri, emperyalizme karşı doğrudan bir tavır almamaktadırlar. Onların muhalefeti, ya bir tarafa ya da diğerine yöneliktir; bu nedenle kaçınılmaz olarak emperyalist diplomasinin bir tarafının ya da diğerinin elinde birer araç olarak hareket etmektedirler.
Türk halkı, liderlerini entrikacı emperyalist diplomatlarla oyalanmaktan vazgeçip Devrimci Rusya'nın dostluğuna cesurca güvenmenin gerekliliğini anlamaya zorladığında, Türk zaferi ancak o zaman tamamlanmış olacaktır.
Aynı durum, Türk deneyiminden çok şey öğrenecek olan diğer Doğu halkları için de geçerlidir.
[1] Londra'nın Westminster semtinde bulunan ve Birleşik Krallık Başbakanı'nın resmi konutu ile ofisine ev sahipliği yapan tarihi bir sokaktır. (ç.n.)
[2] Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın ana binasına ev sahipliği yapan tarihi rıhtım caddesidir. (ç.n.)
[3] Muğla doğumlu Osmanlı Rumu asıllı, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en zengin ve etkili uluslararası silah tüccarlarından biri olan sanayicidir. (ç.n.)
[4] Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) arasındaki ilişkilerde kilit rol oynamış bir Fransız siyasetçi ve diplomattır. 20 Ekim 1921'de Fransa adına imzaladığı Ankara Antlaşması'nı Franklin-Bouillon Antlaşması olarak da bilinir. (ç.n.)
[5] Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu'nun, özellikle de Irak ve Basra Körfezi bölgesinin siyasi sınırlarının şekillenmesinde en önemli rolü oynayan Britanyalı bir asker ve diplomattır. (ç.n.)
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- Yönetim Üzerine Üç Soru (1) - Yönetimin Kökeni: Artık, Eşitsizlik ve Tarihsel Zorunluluk
- Boğazlar Savaşı - Karl Radek (Çeviri)
- Irak’ta Kuşatma ve Yükselen Direniş
- İlerleme, Çatışma ve Özgürleşme: Kant'tan Marx'a Siyasi Düşüncede Evrensel ile Özelin Gerilimi
- Pekin'in Sessiz Satrancı
- Orta Doğu’da Emperyalist Diplomasi – Lev Troçki (Çeviri)
- İslamabad'da Müzakere Molası
- Balkanlar ve İran'daki Olaylar - V. I. Lenin (Çeviri)
- Lübnan'da “Yeni” Savaş
- Türk Devrimi - Christian Rakovsky (Çeviri)
- Ali Laricani: İran'ın Kant ve Descartes'la Kurduğu Felsefi Cephe
- Türkiye'deki Referandum - Daniel De Leon (Çeviri)