beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

BABAMIN KIZI

Annem yıllarca arkamdan hep aynı cümleyi fısıldadı: "Babasının kızı..." Belki de haklıydı. Çünkü babam benim için sadece bir baba değildi; arkadaşımdı, sırdaşımdı, rehberimdi. En önemlisi de bu koca dünyada beni benden iyi tanıyandı.

 

Üstelik 70’li yıllardaydık. Bilgiye ulaşmanın tek yolunun gazeteler olduğu, toplumsal tabuların henüz yıkılmadığı o dönemde, babamla her konuyu büyük bir rahatlıkla konuşabilirdim. Onun bilgi düzeyi, vizyonu ve hayata bakışı müthişti. Hiç unutmam, bir gün durup dururken karşıma geçip, "Kızım, regli dönemine bir hafta var galiba" demişti. O yıllarda bir babanın kızının bu dönemini tahmin edebilmesi, takip edecek kadar dikkatli ve hassas olması inanılmaz bir şeydi. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken devam etmişti: "Bak tatlım, bu dönemlerde hoşgörün azalıyor, keskin bir ciddiyete bürünüyorsun. Düşüncelerini hiç tartmadan, pat diye söyleyiveriyorsun." Haklıydı...

 

 O günlerde en yakın arkadaşım Jale saçını kestirmişti ve ben yüzüne bakıp, "Kısa saç sana hiç yakışmadı" diyerek kalbini kırmıştım. Bu durumun arkadaşımı ne kadar üzdüğünü sonradan yine Jale’nin kendisinden duyduğumda, babamın o eşsiz gözlem yeteneğini daha iyi anladım. O günden sonra, o malum dönemlerimde kendime ve kelimelerime çok daha fazla dikkat eder oldum.

 

Aslında hayata dair en büyük felsefemi, "bakmak" ile "görmek" arasındaki o devasa farkı da ondan öğrendim. Ben kendimi bildim bileli biraz dalgın, etrafına karşı biraz pervasız bir çocuktum. Gittiğim bir yere bir ay sonra tekrar gitsem yolunu hayatta bulamazdım. Bir gün bir asistan tatlı bir sitemle karşıma çıkıp, "Hocam, sizinle bu beşinci tanıştırılışımız!" dediğinde çok utanmıştım; çünkü daha önce defalarca karşılaştığım insanları bile sanki ilk kez görüyormuş gibi yeniden tanışıyordum. Babam bendeki bu hâli fark ettiğinde durumun adını çoktan koymuştu: "Canım kızım," derdi, "sen sadece bakıyorsun ama görmüyorsun." Canım babam ne kadar haklıydı... Hâlâ daha öyleyimdir.

 

İnsan hayatı boyunca birçok kişi tarafından sevilebilir. Ama çok az kişi tarafından gerçekten "görülür". Babam, o muazzam dikkatiyle beni ruhuma kadar gören o nadir insanlardan biriydi.

 

Ben kovboy filmlerini çok severdim. Babam da beni yanına oturtur, o heyecanlı sahneleri benimle birlikte izlerdi. Bazen de el ele evden çıkar, sokak aralarındaki o tanıdık bozacıya giderdik. Alışveriş anlarımız ise bambaşka bir sabır sınavıydı onun için. Küçüktüm; ille de kırmızı olacak, kesinlikle rugan olacak ve modelini de canım nasıl istiyorsa öyle beğenecektim... İnsan bir kez olsun "of" demez mi? Demezdi. Benimle saatlerce, o dükkândan bu dükkâna hiç şikâyet etmeden dolaşırdı.

 

Okul arkadaşı operanın genel müdürüydü. Her galaya beraber giderdik. Oğlu bizi karşılardı. O zaman, herkes günlük kıyafetle gelmezdi. Tuvaletle gelirdik.

 

Okula yeni başladığım dönemlerdi. Fen sınıfında olduğum için mevcudumuz çok azdı; her sınıfa topu topu üç kız düşüyordu. Kısa süre dert ortakları ve hayranlar edinmiş olmalıyım ki, koridordaki dış duvara astığım mantomun cebinden sürekli gençlerin kendi akıllarınca yazdığı aşk sözcükleri, amatörce karalanmış şiirler çıkmaya başladı. Evde ise babamın tam tersine, aşırı tutucu bir anne vardı. O kâğıtlar eline bir geçse, beni diliyle parçalar, daha ne olduğunu anlamadan suçlu ilan ederdi. Bu yüzden korkuyla, daha eve varmadan o yazıları sokaktaki çöp kutularına fırlatırdım. Ama bu durum üzerimde öyle ağır bir stres yaratmıştı ki, babamın gözünden kaçmadı. Bir akşam odamın kapısını usulca çaldı.

 

İçeri girdiğinde dayanamayıp ağlamaya başladım; gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken durumu ona anlattım. Beni sükûnetle dinledi ve o güven veren sesiyle: "Bak kızım," dedi, "bu yaştaki erkek çocukları böyledir. Kızın eline bile dokunsalar dünyaları fethettiklerini zannederler. Eğer bu durum seni huzursuz ediyorsa, okul da kaybettiğin zaman da hiç önemli değil; gitme! Sen her şeyden daha değerlisin. Gerekirse seneye başka bir okulda başlarsın." Babam, ses tonumdaki küçücük bir titremeyi, yüzümdeki en ufak bir gölgeyi, sabrımdaki en ufak bir tükenişi bile fark edecek kadar dikkatle, sevgiyle ve özenle bakıyordu bana.

 

Onun hayat dersleri sadece evde değil, iş yaşamında da birer asalet örneğiydi. Bir gün iş yerine, o büyük odasına gitmiştim. Devasa toplantı masasının hemen karşısında iki siyah deri koltuk duruyordu. Fark ettim ki, odaya ne zaman bir misafiri gelse, babam hemen o heybetli makam masasından kalkıyor ve misafirinin yanına, o deri koltuklara geçiyordu. Merak edip sordum: "Baba, içeri sürekli çalışanlar girip çıkıyor, dosya bırakıyorlar, sorular soruyorlar.  Ancak arkadaşların gelince hemen masasından kalkıyor ve yanındaki koltuğa geçiyor. Merak ettim sordu.

 

 Bana hafifçe gülümsedi ve hayatım boyunca kulağıma küpe olacak o sözleri söyledi: "Kızım, gelen arkadaşım benimle kahve içmeye gelmiş. Makam da koltuk da gelip geçicidir; ama dostluklar, insana verilen değer bakidir."

 

Yıllar sonra bu asil terbiyenin meyvesini üniversitede topladım. Bir gün çok sevdiğim saygıdeğer bir hocam odama geldi. Onu görür görmez hemen yerimden fırlayıp kendi koltuğumu ona buyur ettim. Hocam bu nezaketim karşısında duygulandı ve yüzüme sevgiyle bakarak şöyle dedi: "Ne kadar terbiyeli bir kızsın sen... Benim en yakınım sensin, tüm aile sorunlarımı, dertlerimi bile seninle paylaşıyorum. Ama sen her seferinde kalkıp bana yerini bırakıyorsun." Gözlerim parlayarak gururla cevap verdim: "Hocam, bu terbiye ve saygı bana babamdan mirastır." Akşam eve döner dönmez bu konuşmayı babama büyük bir mutlulukla anlattım. Yüzündeki o huzurlu tebessüm dün gibi aklımda.

 

O gitti... Ve ben, bir daha hiç dolmayacak bir yalnızlığın koynunda kaldım. Babamı kaybettiğimde, sadece babamı değil; beni koşulsuz anlayan en sadık dostumu, ruhumun en ince titreşimlerini hisseden bir yüreği ve başımı güvenle yaslayabileceğim o sığınak limanımı da kaybettim. Onun yerini doldurabilecek kimse olmadı bu hayatta. Belki de içimdeki bu özlemin hiç eskimemesi, kor gibi taze kalması bundandır. Çünkü bazı insanlar, bu dünyadan göçüp gittikten sonra bile insanın içinde, onunla birlikte yaşamaya devam ediyor.

 

Ben hâlâ güzel bir film izlediğimde pencereye dönüp onu düşünüyorum. Hâlâ çıkmaza girdiğimde bir konuda onun fikrini almak, ona akıl danışmak istiyorum. Ve hâlâ her akşam odamın kapısının çalınmasını; içeri girip o şefkatli gözleriyle yüzüme bakarak, "Kızım, bugün ne oldu sana, neyin var?" demesini özlüyorum.

 

İnsan dostunu, arkadaşını, sırdaşını kaybedince sarsılıyor; ama galiba en çok, kendisini bu dünyada gerçekten "gören" tek kişiyi kaybettiğinde yapayalnız kalıyor.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Bu yazı 58 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum