-
Özden İlhan
Tarih: 28-09-2026 14:52:00
Güncelleme: 28-09-2026 14:52:00
Hayat herkese aynı davranmıyor gibi görünür. Kimi insan daha çocukluk yıllarında ağır sorumluluklarla karşılaşır, kimi büyük kayıplar yaşar, kimi ihaneti, yalnızlığı, ekonomik sıkıntıları veya hayal kırıklıklarını peş peşe yaşarken yine de bir şekilde yoluna devam eder.
Bir başkası ise dışarıdan bakıldığında çok daha sakin görünen bir hayatın içinde sürekli yorgun, huzursuz ve kırgın olabilir. Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bizi gerçekten hayat mı yoruyor, yoksa hayatın üzerimize bıraktığı yükleri taşıma biçimimiz mi?
Elbette her acıyı insanın düşünce biçimine bağlamak haksızlık olur. Ölümün, hastalığın, savaşın, şiddetin, yoksulluğun ya da büyük bir kaybın karşısında “Bakış açını değiştir” demek, yaşanan acının gerçekliğini küçümsemektir. Fakat aynı olayın iki ayrı insanın hayatında neden bambaşka sonuçlar doğurduğunu düşündüğümüzde, meselenin yalnızca olayın kendisinden ibaret olmadığını görürüz.
Çünkü yaşadığımız her olaydan sonra zihnimiz, olan bitene bir anlam verir. Bazen asıl yükü olay değil, ona verdiğimiz anlam taşımaya başlar. Bir insan “Beni terk etti” der ve hayatına devam eder; bir başkası aynı olaydan “Ben terk edilmeye değer biriyim” sonucunu çıkarır.
Biri işini kaybettiğinde “Yeni bir yol bulmam gerekiyor” diye düşünür, diğeri “Ben başarısızım” diyerek yaşadığı tek olayın bütün kişiliğini tanımlamasına izin verir. Oysa yaşadığımız şey ile kendimiz hakkında vardığımız hüküm aynı şey değildir.
Viktor Frankl'ın düşüncesini önemli yapan noktalardan biri de burada ortaya çıkar. İnsan her zaman başına gelenleri seçemez; fakat başına gelenler karşısında nasıl bir tutum geliştireceği konusunda belli bir özgürlük alanına sahiptir. Bu, acıyı romantikleştirmek değildir. Tam tersine, insanın acının içinden geçerken kendi varlığını bütünüyle kaybetmemesidir.
Epiktetos'un yüzyıllar önce yaptığı “kontrolümüzde olanlar ve olmayanlar” ayrımı da bugün hâlâ anlamını koruyor. Başımıza gelenleri, başkalarının kararlarını, geçmişte yapılmış hataları, insanların bize nasıl davrandığını değiştiremeyebiliriz. Fakat bunların bundan sonraki hayatımızı ne ölçüde belirleyeceği konusunda her zaman aynı ölçüde çaresiz değiliz.
Bazen insanın en büyük yorgunluğu yaşadığı olaydan değil, o olayı zihninde tekrar tekrar yaşamaktan kaynaklanır. Yıllar önce söylenmiş bir söz bugün hâlâ içimizi acıtıyorsa, artık bizi yaralayan yalnızca o söz değildir; bizim ona her hatırladığımızda yeniden verdiğimiz anlamdır.
İnsan bazen farkında olmadan kendi hayatının direksiyonunu yaşadığı bir olayın eline bırakır. Sonra da neden ilerleyemediğini düşünür. Oysa dayanıklılık hiç kırılmamak değildir. Dayanıklılık, kırıldıktan sonra insanın kendisini yaşadığı kırılmanın tamamı sanmamasıdır. Bir kayıp yaşamış olabiliriz ama kaybın kendisi değiliz; bir yanlış seçim yapmış olabiliriz ama yaptığımız yanlış seçimden ibaret değiliz; bir insan bizi yaralamış olabilir ama o yaranın hayatımızın geri kalanını yönetmesine izin vermek zorunda değiliz.
Geçmişimizi değiştiremeyiz; ama geçmişimizin bundan sonraki hayatımız adına vereceği kararları sorgulayabiliriz. Çocukluğumuzda bize öğretilen korkuların, ailemizin beklentilerinin, toplumun “el âlem ne der” cümlesinin veya yıllar önce yaşadığımız bir ilişkinin bugün hâlâ bizim yerimize karar vermesine izin verip vermeyeceğimizi düşünebiliriz.
Nietzsche'nin insanın yaşadıklarından güç devşirebilmesine ilişkin düşüncesi de burada anlam kazanır; fakat her acının insanı otomatik olarak güçlendireceğini düşünmek doğru değildir. Bazı acılar insanı büyütür, bazıları insanın içinde yıllarca taşınan bir yaraya dönüşür.
Aradaki fark yalnızca yaşananların büyüklüğünde değil, insanın onlarla kurduğu ilişkidedir. Belki de hayatın bütün yükünü sırtımızdan indiremeyiz. Fakat bir gün durup şu soruyu kendimize sorabiliriz: “Ben gerçekten hayatın ağırlığını mı taşıyorum, yoksa yıllardır bana ait olmayan yükleri de kendi yüküm sanarak mı taşıyorum?” Belki cevabı bulduğumuz anda hayat değişmeyecek; fakat aynı hayatı taşıma biçimimiz değişmeye başlayacaktır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- APOLET Mİ, OMZUNA KONAN SERÇE Mİ?
- TARAFSIZLIK MI, VİCDANIN KONFORU MU?
- 30 AĞUSTOS: BİR MİLLETİN KENDİ KADERİNİ AŞTIĞI GÜN
- KOPMA NOKTASI VE VAROLUŞUN İNCE DENGESİ
- TANJU OKAN PLAĞI ve HESAPSIZ VERMENİN HAFİFLİĞİ
- SERÇELER NEREYE GİTTİ?
- GÖKYÜZÜNE BAKARKEN ASLINDA GEÇMİŞİ GÖRÜYORUZ
- ANLAŞILMAMAK: Modern Dünyada Görünmezlik Sendromu ve Varoluşsal Sağırlaşma
- ZİHNİN SESSİZ PANDEMİSİ
- HESAP MASASINDA CAN VEREN AŞK: MODERN ÇAĞIN DUYGUSAL KAPİTALİZMİ
- TARİH HER ZAMAN GERÇEĞİN TAMAMINI MI ANLATIR?
- NEZAKET ZAYIFLIK DEĞİL, ANTAGONİSTİK TOPLUMLARIN UNUTTUĞU İNSANLIK GÜCÜDÜR