-
Özden İlhan
Tarih: 30-06-2026 12:02:00
Güncelleme: 30-06-2026 12:02:00
İnsanlık tarihinde cehalet hiçbir dönemde bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Ancak çağımızı önceki dönemlerden ayıran temel fark, cehaletin artık sessiz değil görünür, çekingen değil iddialı, mahcup değil saldırgan bir karakter kazanmış olmasıdır.
Dijital çağın sunduğu sınırsız ifade alanı, bilgiye erişimi kolaylaştırırken paradoksal biçimde bilgiye olan saygıyı azaltmış görünmektedir. Özellikle sağlık, siyaset, bilim ve toplumsal olaylar gibi teknik uzmanlık gerektiren alanlarda bireylerin yeterli bilgiye sahip olmadan kesin kanaatler üretmesi, modern toplumun en dikkat çekici zihinsel dönüşümlerinden biridir.
Bu dönüşüm yalnızca “yanlış bilgi” problemi değildir. Asıl mesele, kanaatin bireyin kimliğine dönüşmesidir. Modern insan artık düşüncelerini savunmaktan çok, düşüncelerinin içinde var olmaya çalışmaktadır. Bu nedenle herhangi bir fikre yönelik eleştiri, çoğu birey tarafından entelektüel bir tartışma değil, kişisel bir saldırı gibi algılanmaktadır. Böylece hakikatin yerini aidiyet, düşüncenin yerini refleks, tartışmanın yerini ise öfke almaktadır.
Amerikalı sosyal psikolog Jonathan Haidt bu durumu insan zihninin ahlaki ve kabilesel yapısıyla açıklar. Haidt’a göre insan zihni öncelikle sezgisel ve duygusal biçimde karar verir; akıl ise çoğu zaman sonradan bu kararları meşrulaştıran bir araç olarak çalışır. Onun ifadesiyle insan “önce hisseder, sonra gerekçelendirir.” Bu yaklaşım, modern toplumsal kutuplaşmanın neden salt bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını anlamak açısından önemlidir. Çünkü birey çoğu zaman gerçeği aramamaktadır; ait olduğu grubun haklılığını korumaya çalışmaktadır.
Haidt’ın The Righteous Mind adlı eserinde ortaya koyduğu “ahlaki kabilecilik” yaklaşımı, sosyal medya çağında daha görünür hale gelmiştir. Dijital platformlar bireylere yalnızca düşüncelerini ifade etme alanı sunmamış, aynı zamanda benzer düşünen insanlarla sürekli temas kurabilecekleri yankı odaları üretmiştir. Böylece birey farklı görüşlerle karşılaşmak yerine kendi kanaatini sürekli teyit eden içeriklerle kuşatılmıştır. Bunun sonucu olarak kanaat, bilgiyle sınanan bir düşünce olmaktan çıkıp korunması gereken bir kimlik unsuruna dönüşmüştür.
Bu noktada Dunning–Kruger effect olarak bilinen bilişsel yanlılık dikkat çekmektedir. Psikologlar David Dunning ve Justin Kruger’in ortaya koyduğu bu etkiye göre, bilgi ve yetkinlik düzeyi düşük bireyler kendi yeterliliklerini olduğundan yüksek algılama eğilimindedir. Başka bir ifadeyle insan, bilmediği şeyi çoğu zaman bilmediğinin de farkında olmadan konuşur. Dijital çağ ise bu psikolojik eğilimi görünürlükle ödüllendirmektedir. Artık dikkat çekmek için doğru olmak gerekmemekte; iddialı, sert ve kesin konuşmak yeterli olmaktadır.
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman insan zihninin bu yönünü ayrıntılı biçimde incelemiştir. Thinking, Fast and Slow adlı eserinde Kahneman, zihnin hızlı, sezgisel ve duygusal çalışan sisteminin çoğu durumda analitik düşüncenin önüne geçtiğini belirtir. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz; kesinlik hissi ise psikolojik güvenlik sağlar. Bu nedenle bireyler çoğu zaman “doğru bilgiye ulaşmayı” değil, “haklı hissetmeyi” tercih eder. Modern toplumdaki kanaat sertliği büyük ölçüde bu psikolojik eğilimden beslenmektedir.
Öfkenin toplumsal yükselişi de bu süreçten bağımsız değildir. Günümüz insanı yalnızca daha fazla konuşmamakta; aynı zamanda daha hızlı tepki vermektedir. Güney Koreli Alman filozof Byung-Chul Han çağımızı bir “öfke toplumu” olarak tanımlar. Han’a göre dijital iletişim biçimleri düşünmeyi değil reaksiyon göstermeyi teşvik etmektedir. Sosyal medya algoritmaları sakinliği değil öfkeyi görünür kılar; çünkü öfke dikkat üretir. Böylece modern birey sürekli tepki veren, hızla yargılayan ve giderek tahammül kapasitesini kaybeden bir psikoloji içine sürüklenmektedir.
Toplumsal dildeki sertleşme, küfür kültüründeki artış ve gündelik tahammülsüzlük de bu dönüşümün belirtileridir. Trafikte, sporda, siyasette ya da bilimsel tartışmalarda görülen yoğun saldırganlık yalnızca bireysel ahlak problemi değildir; aynı zamanda toplumsal çözülmenin göstergesidir. Fransız sosyolog Émile Durkheim bu durumu Anomie kavramıyla açıklamıştır. Anomi, toplumun ortak değer ve normlarının aşınması sonucu bireyin yönsüzleşmesi ve içsel dengesini kaybetmesidir. Modern toplumda bireyin giderek yalnızlaşması, sürekli rekabet baskısı altında yaşaması ve dijital kalabalık içinde anlam araması öfkeyi besleyen temel unsurlardan biri haline gelmiştir.
Sonuç olarak günümüzün temel problemi yalnızca bilgi eksikliği değildir. Asıl kriz, bireyin düşünceyi hakikati aramak için değil kimliğini korumak için kullanmaya başlamasıdır. Böyle bir ortamda tartışmalar bilgi üretmez; taraf üretir. İnsanlar birbirini anlamaya değil, birbirini yenmeye çalışır. Bu nedenle modern çağın en büyük zihinsel sorunlarından biri “kanaat bağımlılığı”dır. Çünkü kanaat bağımlılığı yalnızca yanlış düşünmeye değil, düşünmenin kendisini kaybetmeye yol açmaktadır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- BABAMIN KIZI
- GIDA TERÖRÜ, GDO VE BİR MEDYA HAFIZASININ İLK İTİRAZI
- PESİMİZM: KARANLIĞI SADECE GÖRMEK DEĞİL, ONU DÜŞÜNCEYE DÖNÜŞTÜRME SANATI
- SOSYAL ÇÜRÜME ve İNSAN KALABİLMEK
- EKONOMİK EŞİTSİZLİK VE YOKSULLUK: KÜRESEL KRİZLERİN TEMELİDİR
- İNSAN İLİŞKİLERİ KÜTÜPHANE GİBİDİR
- ÖFKE: ÇAĞIMIZIN SESSİZ KRİZİ
- Okullarda Şiddet: Görmezden Gelinen Tehlike
- “ŞİDDET GÖSTERİMİNİ “ÇOK PİŞMAN “ ADI ALTINDA KORUMAK
- SEÇİLMEMİŞ KİMLİKLERİN SESSİZ ZORBALİĞI
- YARI CAHİLLİĞİN TEHLİKESİ VE SORGULAMAYAN ZİHNİN ÇIKIŞMAZI
- KOLAY GELSİN