beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Algının Gücü: Türkiye’yi NATO’ya Götüren Süreç

Türkiye’nin NATO’ya katılımını yalnızca bir “askerî ittifak tercihi” olarak okumak, tarihin inceliklerini göz ardı etmek olur. Bu mesele, en az askerî gerçekler kadar, hatta belki de onlardan daha fazla, algılar, korkular ve dönemin büyük güç dengeleriyle ilgilidir.

 

Türk hariciyesinin en büyük travması Rusların 93 harbinde Yeşilköy’e yani İstanbul’a, Birinci Dünya Savaşı’nda da Bayburt’a kadar gelmesidir. Bu yaşana travma İngilizler tarafından sürekli kullanılmış, Osmanlı hariciyesi Ruslara toprak vermeyelim diye Kıbrıs’ı kaybettiğinin farkına bile varmamış veya duruma razı olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda ve 1930’lardaki kalkınmanın en büyük destekçisi Rusya olmasına rağmen travmatik bellek İkinci Dünya Savaşı sonrasında tekrar ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da İngilizlerin kullandığı bu travma Cumhuriyet döneminde (1945 sonrası) ABD’nin elindedir artık. Olası bir Komünist işgale karşı Türkiye sürekli borçlandırıldı, vesayet altına alındı ve dizayn edildi. Bu dizaynın en büyük örneği 1980 darbesi ve “Our boys did it” ifadesidir. Bugün dahi Türkiye’nin nükleer üretim alt yapısı Rus desteğiyle yapılmasına ve S400 füzeleri alınmasına rağmen Türk toplumunun şuur altında halen komünizm gelecek travması canlıdır.

 

Türkiye’nin NATO'ya giriş hikayesi tamamen bir yalan ve algı operasyonudur. “Stalin Boğazlar’da üs ile Kars ve Ardahan’ı istedi, Türkiye de bunun üzerine 1952’de NATO şemsiyesi altına girdi!” Bu tamamen koca bir aldatmacadır. Bir olayın yıllarca anlatılıyor olması, mutlaka doğru anlatıldığı anlamına gelmez. Görünen sebep ile asıl neden çoğu zaman aynı değildir.

 

22 Haziran 1941’de Alman orduları Sovyet topraklarına girdi. Hitler’in, Sovyetlere saldırmasından dört gün önce, Türkiye-Almanya saldırmazlık antlaşması imzalandı. Hitler, Sovyetlere saldırma nedeni olarak; Stalin’in Boğazlar gibi komşu ülkelerin ulusal egemenliklerini hiçe sayan taleplerini gösterdi! Bunu, Türk büyükelçisi Hüsrev Gerede’ye de söyledi. İki ülkenin saldırmazlık antlaşmasının temelinde bu komplo vardı.

 

Savaş bittiğinde Stalin, dış politika sorunlarının ABD ile çözümlenmesinden ve uzlaşmadan yanaydı. Yunanistan’ın İngiltere’ye bırakılmasına sıcak baktı; iç savaştaki Yunan komünistlere gerekli yardımı yapmadı! İran’dan çekildi. Ve en önemlisi sosyalist dünyada ilk çatlak yaşandı. Tito ile ilişkiyi kesti. Yani o dönemde bu diplomatik adımları atan, 30 milyon insanını kaybeden, elinde yıkık dökük bir ülke kalan ve dahası elinde atom bombası olmayan Stalin mi Türkiye’yi işgal edecekti? Tarih, bir cümleyi tekrarlayarak değil, aynı dönemde yaşanan olayları yan yana koyarak öğrenilir. Ancak bu “güvenlik tehdidi masalı/yalanı” Türkiye’de Sovyetlere karşı hep kullanıldı. Ki, “komünist tehlike” haberleri önce Avrupa basınında ardından Türk gazetelerinde yer alıyordu! Sonuçta, Türkiye 1952’de NATO’ya sokuldu.

 

1949’da kurulan NATO’nun temel amacı açıktı: II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’yı Sovyet yayılmasına karşı korumak ve kolektif savunma anlayışını kurumsallaştırmak. Türkiye ise bu yapıya 1952’de dahil oldu. Peki, Ankara’yı bu tercihe götüren asıl itici güç neydi?

 

Genel anlatı nettir: Sovyet tehdidi.

 

Gerçekten de savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerinde söz istemesi, Kars ve Ardahan’ın geri verilmesini talep etmesi ve Montrö rejiminin değiştirilmesini gündeme getirmesi Ankara’da ciddi bir baskı oluşturdu. Diplomatik notalar, askerî hareketlilik ve sert söylemler Türkiye’de geniş bir kesim tarafından “yaklaşan işgalin habercisi” olarak algılandı.

 

Ancak burada durup şu kritik soruyu sormak gerekir: Bu tehdit ne kadar gerçekti ne kadarı algıydı?

 

Bugün birçok tarihçi, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yönelik somut bir işgal planı olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmadığı konusunda hemfikirdir. Yani ortada fiilî bir saldırı hazırlığı değil, daha çok güç gösterisi ve diplomatik baskı söz konusuydu. Fakat uluslararası ilişkilerde çoğu zaman gerçekler değil, algılar yön tayin eder. Ve ABD ile İngiltere Sovyetlerin Türkiye’ye saldırmayacağını biliyordu. Bunu bilmeyen Türkiye idi. Ve Türkiye’yi Sovyet sopası ile korkutup, Atatürk vizyonundan uzaklaştırarak kendi yanlarına çektiler. Bunun için de Hollywood’luk bir senaryo oynadılar.

 

Türkiye açısından bakıldığında tablo farklıdır. Genç Cumhuriyet, II. Dünya Savaşı’ndan yorgun çıkmış, ekonomik ve askerî kapasitesi sınırlı bir ülkeydi. Bu şartlar altında Sovyet taleplerini yalnızca bir pazarlık hamlesi olarak görmek lüks sayılabilirdi. Ankara, en kötü senaryoyu esas aldı ve buna göre pozisyon aldı.

 

İşte NATO’ya giden yol tam da burada açıldı.

 

Türkiye, 1950’de Kore Savaşı’na asker göndererek Batı’ya bağlılığını açık biçimde ortaya koydu. Bu hamle, sadece askerî değil, diplomatik bir mesajdı: “Biz bu bloktayız.” Nitekim başlangıçta isteksiz davranan ABD ve mesafeli yaklaşan İngiltere, 1951’den itibaren Türkiye’nin NATO üyeliğini desteklemeye başladı.

 

Bu değişimin arkasında yalnızca Türkiye’nin çabası değil, küresel dengeler vardı. Soğuk Savaş sertleşiyor, Orta Doğu stratejik önem kazanıyor ve Sovyetler’e karşı “çevreleme politikası” genişliyordu. Türkiye, bu denklemin vazgeçilmez bir parçasıydı. NATO’nun güney kanadı onsuz düşünülemezdi.

 

Türkiye’nin tercihi de netti: Avrupa sisteminin içinde yer almak. İngiltere’nin önerdiği Orta Doğu merkezli savunma projeleri (MEC ve MEDO gibi) Ankara’ya cazip gelmedi. Türkiye, bir “bölgesel aktör” değil, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin parçası olmak istedi.

 

Bu tercih, ülkenin dış politika eksenini kökten değiştirdi.

 

Artık Türkiye, Batı sistemine entegre bir ülkeydi. Güvenliğini NATO üzerinden tanımlıyor, ekonomide Batı yardımlarına yöneliyor, iç politikada ise anti-komünizm devlet ideolojisinin temel unsurlarından biri haline geliyordu.

 

Fakat bu sürecin bir başka boyutu daha var: Sovyetler gerçekten saldırmayı planlamamışsa, Türkiye bu yön değişikliğini bir “yanlış algı” üzerine mi inşa etti?

 

Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ancak şu gerçek inkâr edilemez: Sovyetler’in sert ve zaman zaman hoyrat diplomatik dili, Türkiye’yi Batı’ya iten en önemli faktör oldu. Belki Moskova için bu talepler bir pazarlık unsuruydu; fakat Ankara için varoluşsal bir tehditti.

 

Uluslararası ilişkilerde niyetler değil, algılanan tehditler belirleyicidir.

 

Bugün zaman zaman yükselen “NATO’dan çıkalım” tartışmalarına da bu tarihsel perspektiften bakmak gerekir. Türkiye’nin NATO üyeliği, bir gün içinde alınmış bir karar değil; savaş sonrası korkuların, küresel hesapların ve stratejik zorunlulukların ürünüdür.

 

Kısacası mesele şu: Türkiye NATO’ya sadece davet edildiği için değil, kendini güvende hissetmediği için girdi.

 

Ve belki de en çarpıcı nokta şu cümlede saklı: Sorun, Sovyetler’in gerçekten saldırıp saldırmayacağı değildi. Sorun, Türkiye’nin buna inanmasıydı.

 

Tarih bazen gerçeklerden değil, inanılanlardan yazılır.

 

Türkiye’yi Kim Korkuttu?

 

II. Dünya Savaşı bitti. Dünya yeniden kuruldu. Ve Türkiye’ye bir korku hikâyesi anlatıldı. “Sovyetler geliyor…” Peki gerçekten geliyor muydu? Bugün soğukkanlı bir şekilde soralım: Ortada Türkiye’yi işgal etmeye yönelik somut, uygulanabilir bir Sovyet planı var mıydı? Yanıt basit: Yoktu. Ama bu gerçek, o günlerde kimsenin umurunda olmadı. Çünkü gerçekler değil, algılar yönetiyordu.

 

Tehdit mi, Abartılmış Bir Senaryo mu?

 

Evet, Sovyetler Birliği baskı kurdu. Boğazlar dedi, Montrö’yü tartışmaya açtı, Kars-Ardahan meselesini gündeme getirdi. Ama baskı ile işgal aynı şey değildir. Bu fark özellikle bilinçli şekilde silikleştirildi. Toplumun zihninde şu denklem kuruldu: Sovyet talebi eşittir yaklaşan işgal. İşte kırılma noktası tam da burasıydı. Gerçeklik ile algı birbirine karıştırıldı, belki de bilerek.

 

Türkiye’nin Yönünü Değiştiren Korku

 

Bu “tehdit” söylemi Türkiye’ye ne kazandırdı? ABD’ye bağımlı bir güvenlik politikası, NATO üyeliği, Devlet ideolojisine dönüşen anti-komünizm, Ekonomik bağımlılık ve en önemlisi: Bağımsız dış politika refleksinin törpülenmesi. Kısacası Türkiye işgal edilmedi. Ama stratejik olarak hizaya sokuldu.

 

Kim Kimin Oyununu Oynadı?

 

Şimdi rahatsız edici soruyu soralım: Sovyetler gerçekten Türkiye’yi zorlamak mı istedi, yoksa ABD Türkiye’yi kendi kampına çekmek için bu korkuyu büyüttü mü? Cevap çok net olmayabilir ama sonuç çok açık: Kazanan ABD oldu. Türkiye, kısa sürede Batı’nın güvenlik mimarisine entegre edildi. Ve bu süreç “zorunluluk” diye sunuldu. Oysa belki de bu bir tercihti. Daha doğrusu bir tercihe zorlanma haliydi.

 

Potsdam’dan NATO’ya Uzanan Hat

 

Potsdam’da Boğazlar resmi gündem bile değildi. Ama Stalin’in ima ettiği mesele, hemen ardından uluslararası krize dönüştürüldü. Sovyet notaları geldi. Türkiye alarm verdi. ABD devreye girdi. Devamı herkesin bildiği hikâye: 1947 Truman Doktrini, ardından NATO üyeliği… Yani birkaç diplomatik hamle, bir ülkenin bütün eksenini değiştirdi.

 

Nükleer Gerçek ve Büyük Sessizlik

 

Şu gerçek nedense pek konuşulmaz: 1945 sonrası dönemde ABD, nükleer gücüyle dünyaya açık mesaj veriyordu. Sovyetler ise henüz bu dengeyi kuramamıştı. Böyle bir tabloda Moskova’nın, Batı’nın nüfuz alanında görülen Türkiye’ye doğrudan saldırması ne kadar gerçekçi? Cevap dürüst olursa: Neredeyse sıfır. Ama bu gerçek, korku siyasetinin önüne hiçbir zaman geçemedi.

 

Asıl Mesele: Algı Yönetimi

 

Bugün artık daha net görüyoruz: Türkiye’yi Batı’ya taşıyan şey, Sovyet tankları değil, Sovyet korkusuydu. Ve korku, dış politikada en etkili araçtır. Çünkü sorgulanmaz. Çünkü tartışılmaz. Çünkü “güvenlik” kalkanının arkasına saklanır. Bence asıl mesele Osmanlı sonrası Atatürk döneminde her alanda tam bağımsızlık yolunda ilerleyen Türkiye’yi Batı’ya tekrar bağımlı hale getirmekti. Yani başka bir ifadeyle karşı devrim yapılmıştı hem de Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları tarafından. Ki maalesef bu da oldu. Dolayısıyla bugün ağlamanın dövünmenin bir manası yok. Bugün başımızı kumdan çıkarıp gerçekleri görme zamanıdır.

 

NATO Ankara Zirvesi

 

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne gelirsek. Zirvenin Türkiye’de, yapılması ve Trump’ın da zirveye katılması başlı başına önemli. Bir çok konuda sembolik anlamı olsa gerek. NATO’nun güney kanadının (özellikle de Türkiye’nin) yalnız bırakılmadığını bir şekilde belli etmenin yanında asıl önemli olan ikili görüşmelerde Türkiye’nin güvenliğini hatta ulusal bütünlüğünü ilgilendiren konuların gündeme geleceğini de görmezden gelemeyiz. Tüm bunların ötesinde Trump’ın şahsına münhasır kişiliği ve akıl almaz talepleri de gündeme gelebilir. Mesela Heybeliada Ruhban Okulu gibi. Ayrıca duyumlara göre Adana’da NATO kolordusunun kurulacağı söylentileri ikinci bir “Our boys did it” örneği olacaktır.

 

Güney kanadın en güçlü temsilcisi Türkiye’nin terörden korunacağı konusunda sonuç bildirgesine belki bir şeyler konacaktır. Fakat Amerika ya da başka bir müttefikimiz tarafından terör örgütüne kendi çıkarları ve beklentileri doğrultusunda örtülü destek sağlanmayacağının garantisini kimse veremeyecektir. Türkiye’nin bol bol ruhu okşanacaktır. İç politikaya yönelik şunu söyleyebilirim. Ama düşündüklerimi burada ifade edemem.

 

Ancak 7-8 Temmuz’daki Ankara NATO Zirvesi, hangi tarihsel komplolar ile Türkiye’nin bu ittifaka dahil edildiğini yeniden düşünmek için fırsat sunuyor. Zira tarih, sorgulanmadığı yerde inanca dönüşür.

 

Son Söz

 

Türkiye Soğuk Savaş’a bir işgalle değil, bir hikâyeyle girdi. Ve o hikâye öyle güçlü anlatıldı ki, gerçek olup olmadığı kimsenin umurunda olmadı. Bugün hâlâ o dönemin sonuçlarını yaşıyoruz. Belki de artık asıl soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Türkiye gerçekten tehdit altında mıydı (hayır), yoksa tehdit altında olduğuna mı inandırıldı? Bence evet. Sonuç olarak NATO’ya giriş Batı’ya teslimiyettir. Diğer bir ifade ile Batı, Kurtuluş Savaşı’nda teslim alamadığı Türkiye’yi Truman Doktrini ve sonrasında NATO ile teslim almıştır. O dönemde Türkiye Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı döneminde yaptığı gibi “Sovyetlere evet, Komünizme hayır” diyebilseydi belki de bu süreç yaşanmazdı.

 

Ayrıca burada şunu da ifade etmek istiyorum. Ne Almanya ne de İngiltere gerçek anlamda Türkiye’nin kendi saflarında savaşa girmesini istememiştir. Yapılan bütün baskılar diplomatik manevra ve algı operasyonudur. 1943’ten sonra İngiltere’nin baskısı Türkiye’yi savaşa sokmak değil savaş sonrasında Atatürk çizgisinden uzaklaştırıp Batı’ya entegre etmekti ki bunu da daha NATO’ya girmeden çok çok önce 1947’de elde ettiler. Dolayısıyla Savaşa girmemek Türkiye’nin hele de bir kişinin tercihi ya da başarısı değildir. Bu konu da tıpkı Sovyetlerin saldıracağı meselesi gibi bir mit!

 

Not: Türkiye NATO’ya kabul edilirse Ortadoğu’da İngiltere’nin komutasında kurulacak Ortadoğu Doğu Komutanlığına girmeyi de kabul etmiştir. Ki İngiliz Genelkurmay Başkanı bu konuda belgenin kenarına bir not düşmüş. “Bu Türkler çıldırmış olmalı. Ne yaptıklarını, neye söz verdiklerini bilmiyorlar. Sovyetlerle bir savaş çıktığında hem Avrupa’da hem de Ortadoğu da savaşacaklar”. Tanrı yüzümüze gülmüş olmalı ki ne Ortadoğu Komutanlığı kurulmuş ne de savaş çıkmış. Lakin Türkiye’nin tüm askeri kuvvetlerini NATO’nun emrine vermesi ileri ki süreçte büyük sıkıntı yaşamasına neden olmuş. 1964’te Kıbrıs konusunda ABD Başkanı Johnson tarafından tehdit edilmiştir. Ha Türkiye NATO’ya girmekle hiç bir şey kazanmamıştır demek de doğru olmaz. Üç koyup bir almıştır. Lakin o üçü koymasaydı biri de alamazdı. Durum bu.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Bu yazı 296 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum