-
Prof.Dr.Behçet Kemal Yeşilbursa
Tarih: 15-10-2026 09:38:00
Güncelleme: 15-10-2026 09:38:00
Tarihsel anlatılar genelde pürüzsüzdür; fakat arşiv kapıları açıldığında gerçeğin o köşeli, pürüzlü ve genelde rahatsız edici yüzüyle karşılaşırız. Türkiye’nin NATO’ya giriş süreci de Cumhuriyet tarihinin en çok basitleştirilen, slogana indirgenen meselelerinden biridir. Yıllarca bize öğretilen denklem basitti: “Kore’ye bir tugay asker gönderdik, kanımızı ödedik ve NATO’nun şemsiyesi altına girdik.”
Ancak yakın zamanda açılan Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi ve tarihsel belgeler, bu denklemin sadece bir yüzünü gösterdiğini ortaya koyuyor. Ankara, Kore kararıyla yalnızca Washington’dan gelen bir talebe boyun eğmemiş; aksine kendi tasarladığı bir stratejik hamleyi hayata geçirmişti. Prensip olarak NATO kapısında bekletilen bir devlet, hiç ilgisinin olmadığı bir Asya yarımadasındaki krizi “çift işlevli bir enstrüman” olarak kullanmış, bir yandan BM yükümlülüğünü yerine getirirken diğer yandan Atlantik ittifakına katılma hakkı iddia etmişti. Akademik literatürün “savunmacı fırsatçılık” (defensive opportunism) olarak adlandırdığı bu yaklaşım, güvenlik tehdidi altındaki bir ülkenin elindeki kısıtlı imkânlarla büyük güçleri ipotek altına alma çabasıydı.
Tam da bu noktada, bugünün Türkiye’sinde zihnimizi kurcalayan o çetin ve can alıcı soru gündeme geliyor: Eğer NATO’nun bedeli Kore’ye asker göndermek idiyse, bugün Suudi Arabistan’a ya da Körfez’e asker göndermek neyin bedelidir?
Kore kararı verilirken, Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrası Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerinde Sovyet baskısını ensesinde hissediyordu. Ülkenin beka kaygısı somut, yakın ve varoluşsaldı. Kore’ye gönderilen 4.500 kişilik tugay, Türkiye’ye 5. Madde gibi bağlayıcı, küresel ve kolektif bir güvenlik garantisinin kapsama alanını kazandırdı. Ödenen bedel ağır, verilen şehitler yakıcıydı; fakat karşılığında alınan garanti, Soğuk Savaş boyunca ülkenin jeopolitik çıpası oldu.
Peki, günümüzde Suudi Arabistan, Katar, Libya ya da Somali gibi coğrafyalarda Türk askerinin varlığı neyle izah edilebilir?
Eğer Kore kararı, existential (varoluşsal) bir tehdide karşı kurulmuş "kolektif ve bağlayıcı bir Batı şemsiyesi" satın alma hamlesiydiyse; Arabistan ve Körfez coğrafyasındaki askeri konuşlanmalar, herhangi bir uluslararası güvenlik örgütü veya bağlayıcı ittifak garantisi üretmemektedir. Aksine, bölgesel ve transaksiyonel (al-ver ilişkisine dayalı) bir denklemin parçasıdır.
Kore’deki Türk varlığı, Türkiye’yi küresel bir güvenlik mimarisinin asli unsuru yapmayı hedeflerken; Körfez ve Ortadoğu’daki asker varlığı çoğu zaman bölgesel güç dengelerinde taraf olma, finansal akışları güvenceye alma, ekonomik krizleri sönümlendirme ya da ikili siyasi ilişkileri tahkim etme gayretinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka deyişle:
Kore kararı, varoluşsal bir tehdidi bertaraf etmek için kurumsal ve küresel bir ittifak (NATO) satın alma çabasıydı.
Arabistan ve çevresindeki askeri adımlar ise, bölgesel nüfuz ve ekonomik kaynak arayışında, bağlayıcı olmayan geçici/ikili ortaklıkların bedelidir.
Diplomasi tarihinde en tehlikeli aşama, bir devletin askeri gücünü sürdürülebilir, bağlayıcı ve uzun vadeli bir güvenlik mimarisine dönüştüremediği; aksine günlük konjonktürün, sıcak para ihtiyacının veya geçici bölgesel hizalanmaların aracı haline getirdiği andır. Kore’ye gönderilen asker, Türkiye’ye NATO üyeliği gibi 70 yıldır sarsılsa da ayakta duran bir şemsiye getirdi. Bugün Ortadoğu çöllerine veya Körfez kıyılarına uzanan askeri taahhütlerin Türkiye’ye ne getirdiği, ya da uzun vadede neyi götüreceği ise hâlâ meçhuldür.
Kore’nin bedeli belliydi ve faturası NATO ittifakı ile kapatıldı. Bugün Arabistan ve ötesindeki askeri varlığın faturasının ne zaman, nasıl ve hangi güvenlik garantisiyle ödeneceğini sormak, Cumhuriyet’in asırlık hariciye geleneğine ve bu milletin evlatlarına olan borcumuzdur.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- Barışın Yolunu Açan Mütareke: Mudanya Mütarekesi
- Nasır’ın Arap Sosyalizmi: Bir Devrim Hayali mi ya da Devlet Gücünün Yeni Yüzü mü?
- Hukuk Nedir?
- General Harbord Raporu: Anadolu’yu Gören Yabancı Göz
- Anadolu’nun Kilidi: Milli Güvenlik, Milli Birlik ve Demokrasi
- Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Uzanan Türk-Amerikan İlişkileri: Ticaretle Başlayan, İttifakla Derinleşen İlişki
- Algının Gücü: Türkiye’yi NATO’ya Götüren Süreç
- Milli Egemenlik: Dün, Bugün ve Yarın
- Amaçlar araçları meşru kılar mı? Machiavelli’nin Prensi ve Günümüzün Prensleri
- 1 Mayıs: Emek Kutsal, Dayanışma ise Haktır!
- Modern Orta Doğu’da Devlet İnşası: Tarihsel Süreklilik ve Müdahaleler
- Ortadoğu: Haritaların Değiştiği, Dengelerin Hiç Bitmediği Coğrafya