-
Prof.Dr.Behçet Kemal Yeşilbursa
Tarih: 05-07-2026 18:53:00
Güncelleme: 05-07-2026 18:53:00
Tarih denildiğinde çoğumuz Türk–Amerikan ilişkilerinin başlangıcını Cumhuriyet dönemiyle ilişkilendiririz. Oysa iki ülke arasındaki temasların kökeni, Amerika Birleşik Devletleri’nin henüz genç bir devlet olduğu yıllara kadar uzanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika arasındaki ilişkiler, sanıldığının aksine askerî ya da siyasal değil; ticaret, denizcilik ve misyonerlik faaliyetleri ekseninde şekillenmiştir.
Amerikalı devlet adamları Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams, daha 18. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti ile ilişkilerin geliştirilmesini öngörüyorlardı. Ancak dönemin uluslararası dengeleri ve Avrupa güçlerinin rekabeti nedeniyle bu girişimler uzun süre sonuçsuz kaldı. Özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuzu, Amerikan diplomatik açılımlarını zorlaştırıyordu.
Sonunda uzun görüşmelerin ardından 10 Mayıs 1830 tarihinde Osmanlı–Amerikan Ticaret Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma yalnızca iki devlet arasında ticaret kapılarını açmakla kalmadı; Amerikan gemilerine Osmanlı limanlarında faaliyet gösterme ve konsolosluklar açabilme imkânı da sağladı. Böylece iki ülke arasında kurumsal ilişkilerin temeli atılmış oldu.
İlginç olan bir başka nokta ise Osmanlı Devleti’nin Amerikan İç Savaşı yıllarında Washington yönetimine gösterdiği yakınlıktır. Kuzey ve Güney arasında yaşanan savaş sırasında Osmanlı hükümeti, Birlik hükümetini destekleyen ve bunu açıkça ortaya koyan tek devletlerden biri olmuştur. Bu tavır, iki ülke arasında o dönemde hâkim olan dostane havanın önemli göstergelerinden biridir.
Türk–Amerikan ilişkilerinin gelişimini anlamak için Monroe Doktrini’ni de göz önünde bulundurmak gerekir. 1823’te ilan edilen bu doktrin, Amerika’nın Avrupa siyasi meselelerinden uzak durmasını ve Avrupa’nın da Amerika kıtasına müdahale etmemesini öngörüyordu. Osmanlı Devleti ile ilişkilerde de bu ilkenin etkileri görüldü. Amerika zaman zaman Osmanlı’dan gelen diplomatik talepleri, Avrupa meselelerine karışmama gerekçesiyle geri çevirdi. Özellikle Trablusgarp Savaşı sırasında Osmanlıların arabuluculuk talebi Washington tarafından bu nedenle reddedildi. 1823'te ilan edilen Monroe Doktrini'nin temel amacı, Amerika'nın Avrupa meselelerinden uzak durması ve Avrupa'nın da Amerika kıtasına müdahale etmemesiydi. Bu politika, Osmanlı–Amerikan ilişkilerine de doğrudan yansımıştır. Sonuç olarak Monroe Doktrini, Amerika'nın Osmanlı ile ilişkilerinde doğrudan siyasi sorumluluk üstlenmekten kaçınmasına rağmen, ekonomik ve kültürel nüfuzunu sürdürmesine engel olmamıştır.
Ancak ilişkileri belirleyen yalnızca diplomasi değildi. 19. yüzyıl boyunca Amerikan misyonerleri Osmanlı topraklarında yoğun faaliyet gösterdi. İlk misyonerler 1819 yılında İzmir’e geldi; ilerleyen yıllarda İstanbul, İzmir, Bursa ve Trabzon’da merkezler kuruldu. Eğitim ve sağlık hizmetleri aracılığıyla geniş bir etki alanı oluşturdular. Bir dönem misyonerlere bağlı okul sayısının 426’ya, öğrenci sayısının ise 25 bine ulaştığı görülmektedir.
Bu faaliyetler özellikle Ermeni toplumu üzerinde etkili oldu. Protestan misyonerlerin çalışmaları, Ermeni cemaatleri içinde yeni düşüncelerin yayılmasına ve milliyetçi fikirlerin güçlenmesine katkıda bulundu. Bunun sonucunda Osmanlı Devleti, Amerikan misyoner faaliyetlerini zaman zaman kuşkuyla takip etti. Kurtuluş Savaşı yıllarında bazı misyoner kuruluşlarının “casusluk” faaliyetlerinde bulunabileceği yönünde tartışmalar da yaşandı.
Öte yandan 1894–95, 1909 ve 1915 yıllarında yaşanan Ermeni olayları, Amerikan kamuoyunda Osmanlı Devleti’ne yönelik olumsuz algıların güçlenmesine yol açtı. Amerika’ya göç eden Ermeniler ve onların oluşturduğu yardım kuruluşları, Türk–Amerikan ilişkilerinde yeni bir tartışma alanı ortaya çıkardı. Böylece başlangıçta ticaret ve dostluk ekseninde gelişen ilişkiler, giderek kamuoyu, misyonerlik ve etnik meselelerin de etkisi altına girdi.
Bugün Türk–Amerikan ilişkilerinde yaşanan anlaşmazlıkların tarihsel kökenlerini anlamak isteyenler için Osmanlı dönemi önemli dersler sunmaktadır. Çünkü bu ilişkiler, başından itibaren yalnız devletler arasında değil; tüccarlar, eğitim kurumları, misyonerler ve kamuoyları arasında da şekillenmiştir. Kısacası, Osmanlı ile Amerika arasındaki hikâye bir ticaret antlaşmasıyla başlamış; zamanla siyasetin, kültürün ve uluslararası dengelerin etkisiyle çok katmanlı bir ilişkiye dönüşmüştür.
Osmanlı–Amerikan ilişkilerinde misyonerlik faaliyetleri, diplomatik ilişkiler kadar etkili olmuştur. Amerikan misyonerleri 1819'dan itibaren Osmanlı topraklarına gelmeye başlamış, özellikle İstanbul, İzmir, Bursa ve Trabzon'da merkezler kurmuşlardır. Eğitim ve sağlık hizmetleri aracılığıyla geniş bir etki alanı oluşturmuşlar; zamanla yüzlerce okul ve çeşitli sağlık kuruluşları açmışlardır.
Bu faaliyetlerin en önemli sonucu, Osmanlı gayrimüslim toplulukları arasında özellikle Ermeniler üzerinde etkili olmasıdır. Misyoner okulları modern eğitim anlayışını yayarken, Batılı fikirlerin ve milliyetçilik düşüncesinin de yayılmasına zemin hazırlamıştır. Ermeni Patrikhanesi başlangıçta Protestanlaşma tehlikesi nedeniyle misyonerlere karşı çıkmış, ancak daha sonra bazı Ermeni grupları misyonerlerle iş birliği yapmıştır.
Diğer taraftan misyonerler yalnızca dinî faaliyet yürütmemiş; Amerikan kültürünün, yaşam tarzının ve siyasal fikirlerinin Osmanlı toplumuna taşınmasında da rol oynamışlardır. Bu durum, ilerleyen yıllarda Osmanlı yönetiminin bazı misyoner kurumlarına kuşkuyla yaklaşmasına neden olmuştur. Kurtuluş Savaşı döneminde bazı misyoner kuruluşlarının istihbarat faaliyeti yürütebileceği yönünde endişeler ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devleti, geleneksel millet sistemi ve dinî hoşgörü anlayışı nedeniyle yabancı misyonerlerin faaliyetlerine başlangıçta geniş ölçüde izin vermiştir. Kapitülasyonların sağladığı ayrıcalıklar sayesinde misyonerler eğitim kurumları, matbaalar, kiliseler ve hastaneler açabilmişlerdir.
Osmanlı yönetimi başlangıçta bu kurumları sosyal hizmet sağlayan kuruluşlar olarak görmüş; özellikle eğitim ve sağlık alanındaki katkılarından yararlanmıştır. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru misyoner okullarının etnik milliyetçilik fikirlerinin yayılmasında etkili olduğunun düşünülmesi üzerine denetimler artırılmıştır.
I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında misyoner faaliyetleri daha yakından izlenmiş, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra ise kapitülasyonların kaldırılmasıyla bütün yabancı okullar ve kuruluşlar Türk hukuk sistemine bağlanmıştır. Böylece misyoner kurumları faaliyetlerini sürdürebilmiş, ancak devlet denetimi altında çalışmak zorunda kalmışlardır.
Özetle, Osmanlı'nın misyoner politikası ilk dönemde hoşgörü ve serbestlik, son dönemde ise denetim ve kontrol esasına dayanmıştır. Misyoner faaliyetleri eğitim ve sağlık alanlarında katkılar sağlarken, siyasi ve toplumsal sonuçları nedeniyle devlet açısından önemli bir güvenlik ve egemenlik meselesi hâline gelmiştir.
Osmanlı döneminde başlayan Amerikan misyoner faaliyetlerinin etkileri yalnızca 19. yüzyılla sınırlı kalmamış, günümüze kadar uzanan kültürel, eğitimsel ve siyasi sonuçlar doğurmuştur.
Misyonerlerin kurduğu okullar, Osmanlı coğrafyasında modern eğitim anlayışının yayılmasına katkıda bulunmuştur. Robert College (günümüzde Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihsel öncülü), Tarsus Amerikan Koleji ve Üsküdar Amerikan Koleji gibi kurumlar, bugün hâlâ eğitim tarihinin önemli parçaları olarak görülmektedir. Bu okullar yabancı dil öğretimi, fen bilimleri ve çağdaş eğitim yöntemlerinin yayılmasında etkili olmuştur.
Misyonerler, Amerikan kültürünün Osmanlı toplumuna tanıtılmasında önemli rol oynamıştır. Eğitim kurumları, yayın faaliyetleri ve sağlık hizmetleri aracılığıyla Amerikan yaşam tarzı, değerleri ve kurumları hakkında bilgi aktarılmıştır. Bu durum, Türkiye ile ABD arasındaki kültürel ilişkilerin temelini oluşturan unsurlardan biri hâline gelmiştir.
Misyoner faaliyetlerinin özellikle Ermeni toplumu üzerindeki etkileri günümüzde de tarihî ve akademik tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir. Misyoner okullarının bazı azınlık topluluklarında milliyetçilik bilincinin gelişmesine katkıda bulunduğu görüşü, Türk tarih yazımında sıkça dile getirilmektedir. Bu nedenle misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı'nın son dönemindeki etnik ve siyasal dönüşümlerle birlikte değerlendirilmektedir.
Cumhuriyet döneminde kapitülasyonların kaldırılmasıyla yabancı okullar Türk hukuk sistemine bağlanmıştır. Ancak bu kurumların bir kısmı faaliyetlerini sürdürmüş ve günümüzde de Türkiye'nin en nitelikli eğitim kurumları arasında yer almaktadır. Bu durum, misyonerlik faaliyetlerinin doğrudan değilse bile kurumsal mirasının devam ettiğini göstermektedir.
Osmanlı'nın son dönemlerinde bazı misyoner kuruluşlarının siyasi gelişmelerle ilişkilendirilmesi, günümüzde de yabancı sivil toplum kuruluşları ve dış kaynaklı faaliyetlere yönelik hassasiyetlerin tarihsel arka planını oluşturmaktadır. Türkiye'de zaman zaman gündeme gelen "yumuşak güç", "kültürel nüfuz" ve "dış etki" tartışmalarının kökleri kısmen bu tarihî deneyime dayandırılmaktadır.
Sonuç olarak, Misyonerlik faaliyetlerinin günümüzdeki en kalıcı etkileri eğitim kurumları, kültürel etkileşim, yabancı dil eğitimi ve Türkiye–ABD ilişkilerinin tarihsel zemini üzerinde görülmektedir. Bununla birlikte, azınlık politikaları, ulusal kimlik tartışmaları ve dış müdahale algıları gibi konularda da tarihsel mirasının izleri devam etmektedir. Dolayısıyla misyonerlik faaliyetleri yalnızca dinî bir hareket değil, modern Türkiye'nin eğitim, kültür ve siyaset tarihini etkileyen çok boyutlu bir olgu olarak değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet döneminde Türk–Amerikan ilişkileri, Osmanlı dönemindeki ticari ve kültürel ilişkilerden farklı olarak siyasi, askerî ve stratejik bir nitelik kazanmıştır. İlişkilerin seyri genel olarak beş dönemde incelenebilir.
1. Kuruluş ve Normalleşme Dönemi (1923–1945)
Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye ile ABD arasında yeni bir ilişki zemini oluşturulmuştur. Osmanlı döneminde faaliyet gösteren Amerikan okulları ve misyoner kuruluşları, Türkiye Cumhuriyeti'nin hukuk sistemine uyarlanmıştır. 1927 yılında diplomatik ilişkiler resmen yeniden kurulmuş ve büyükelçiler karşılıklı olarak görev yapmaya başlamıştır. Bu dönemde ilişkiler daha çok ticaret, eğitim ve diplomasi alanlarında gelişmiş, Türkiye'nin tarafsız dış politikası nedeniyle askerî iş birliği sınırlı kalmıştır.
2. Soğuk Savaş ve Stratejik Ortaklık Dönemi (1945–1964)
II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği'nin Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki talepleri Türkiye'yi Batı dünyasına yaklaştırmıştır. Bu dönem Türk–Amerikan ilişkilerinin "altın çağı" olarak değerlendirilmektedir. Önemli gelişmeler: 1947 Truman Doktrini, 1948 Marshall Planı, 1950'de Kore Savaşı, 1952'de Türkiye’nin NATO'ya girişi gibi
3. Gerilim ve Güven Bunalımı Dönemi (1964–1980)
1960'lı yıllardan itibaren ilişkilerde sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Kıbrıs'taki olaylar üzerine Türkiye'nin askerî müdahale hazırlıkları yapması üzerine ABD Başkanı Lyndon Johnson'un Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği mektup, Türkiye'de büyük tepki yarattı. Türkiye, ABD'nin koşulsuz bir müttefik olmadığı düşüncesine yöneldi. Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi sonrasında ABD Kongresi Türkiye'ye silah ambargosu uyguladı. Bu durum iki ülke ilişkilerinde ciddi bir kriz yarattı. Önemli gelişmeler: Johnson Mektubu (1964), Kıbrıs Barış Harekâtı (1974).
4. Yeniden Yakınlaşma Dönemi (1980–2000)
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali ve İran Devrimi sonrasında Türkiye'nin stratejik önemi yeniden arttı. Bu dönemde, ABD ambargoyu kaldırdı. Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmaları imzalandı. Turgut Özal döneminde ekonomik ilişkiler gelişti. 1991 Körfez Savaşı sırasında Türkiye ABD ile yakın iş birliği yaptı. Ancak Kuzey Irak'ta oluşan otorite boşluğu ve PKK terörünün güçlenmesi yeni sorunların başlangıcı oldu.
5. Çok Boyutlu İlişkiler Dönemi (2000'lerden Günümüze)
2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal sürecinde TBMM'nin 1 Mart Tezkeresi'ni reddetmesi ilişkilerde yeni bir dönüm noktası oluşturdu. Son yıllarda ilişkilerde öne çıkan konular: Suriye iç savaşı, ABD'nin YPG/PYD'ye desteği, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in iade tartışmaları, S-400 hava savunma sistemi krizi, F-35 programından Türkiye'nin çıkarılması, Savunma, enerji ve bölgesel güvenlik konularındaki iş birlikleri. Buna rağmen Türkiye ve ABD, NATO müttefiki olmaya devam etmekte ve Karadeniz, Orta Doğu, enerji güvenliği ve terörle mücadele gibi alanlarda iş birliğini sürdürmektedir.
Cumhuriyet dönemi Türk–Amerikan ilişkileri üç temel özellik göstermektedir: 1) Güvenlik eksenli ilişki: Özellikle Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidi ortak payda olmuştur. 2) Kriz ve iş birliğinin birlikte yaşanması: Kıbrıs, Irak ve Suriye gibi konularda anlaşmazlıklar yaşansa da ittifak devam etmiştir. 3) Stratejik önem: Türkiye'nin jeopolitik konumu nedeniyle ABD açısından önemi sürerken, ABD de Türkiye'nin güvenlik ve ekonomi politikalarında önemli bir aktör olmayı devam ettirmektedir. Bu nedenle Türk–Amerikan ilişkileri, Cumhuriyet tarihi boyunca ne tamamen dostluk ne de sürekli çatışma şeklinde gelişmiş; ortak çıkarlar ile dönemsel krizlerin iç içe geçtiği karmaşık bir ilişki modeli sergilemiştir.
Sonuç
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Türk–Amerikan ilişkileri, yaklaşık iki yüzyıllık geçmişiyle yalnızca diplomatik temaslardan ibaret olmayan, ekonomik, kültürel, eğitimsel ve stratejik boyutları bulunan çok yönlü bir ilişki örneği sunmaktadır. İlişkiler, 1830 Ticaret Antlaşması ile başlayan ticari iş birliğinden, Soğuk Savaş dönemindeki stratejik ortaklığa ve günümüzde bölgesel güvenlik eksenli iş birliklerine kadar sürekli bir dönüşüm geçirmiştir. Bunun yanında Amerikan misyoner faaliyetleri, eğitim kurumları ve kültürel etkileşimler iki toplum arasındaki temasların toplumsal boyutunu oluştururken, Ermeni meselesi, Kıbrıs, Irak ve Suriye gibi konular zaman zaman ciddi görüş ayrılıklarına yol açmıştır.
Tarihsel süreç göstermektedir ki Türk–Amerikan ilişkileri ne kesintisiz bir dostluk ne de sürekli bir çatışma ekseninde ilerlemiştir. Aksine, ortak çıkarlar ile dönemsel anlaşmazlıkların bir arada yaşandığı karmaşık bir yapı sergilemiştir. Günümüzde de iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği; karşılıklı güvenin güçlendirilmesine, ortak stratejik çıkarların korunmasına ve tarihsel tecrübelerden çıkarılacak derslere bağlıdır. Bu nedenle Osmanlı döneminden günümüze uzanan Türk–Amerikan ilişkilerini anlamak, yalnızca geçmişi değerlendirmek açısından değil, gelecekteki iş birliği ve sorunların daha sağlıklı analiz edilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
- Algının Gücü: Türkiye’yi NATO’ya Götüren Süreç
- Milli Egemenlik: Dün, Bugün ve Yarın
- Amaçlar araçları meşru kılar mı? Machiavelli’nin Prensi ve Günümüzün Prensleri
- 1 Mayıs: Emek Kutsal, Dayanışma ise Haktır!
- Modern Orta Doğu’da Devlet İnşası: Tarihsel Süreklilik ve Müdahaleler
- Ortadoğu: Haritaların Değiştiği, Dengelerin Hiç Bitmediği Coğrafya
- Sınırları Değiştiren Nehir: Şattü’l Arap’ın Bitmeyen Hikâyesi
- Doğu’dan Batı’ya Dünya’nın “En” Stratejik Su Yolları
- Yarım Asırlık Yanlış: Amerika’nın İran’la Bitmeyen Hesabı
- Amerika–İran Savaşı Üzerine Bir Değerlendirme
- Ortadoğu’da Çanlar Kimin İçin Çalıyor?
- “Çıplak” Türkiye